Şavşat Duvar Gazetesi Kültür ve Sanat

Şavşat’lı Halk Ozanı Gülpaşa Dursun

Şahver Karasuleymanoglu

Onu ilk kez kurtuluş gecemiz 7 Mart 1969 da, Artvin Halk Eğitimi salonunda düzenlenen şenliklerde gördüm. O güne dek adını bile duymamıştım. Ama ilk görüşte Gülpaşa'nın boş olmadığını anlamıştım. O geceyi anlatan bir yazımda şöyle söz etmiştim Gülpaşa'dan: '' Sahneye ilk çıkışı çekingenliğinden belli. Ama bir başladı mı okumaya durdur durdurabilirsen. Coşkun Çoruh gibi. Sazı yok, sözü-çok. Neler bilmiyor Gülpaşa, neler... Yurt ve dünya sorunları içinde yoğrulmuş gibi Milli duyguları çok kuvvetli. Toplumcu bir aşık.'' Gülpaşa'yı yakından tanıdıktan sonra, Tarla dergisinde yayınlanan bu yazımda yanılmadığımı anladım. Yalnız şu var ki, Gülpaşa âşık değil ozandır. Sazla söylemiyor. Önce yazıyor şiirini, sonra ezberleyip okuyor. Yayınladığı yok. Halkın dilinde dolaşıyor şiirleri. Son günlerde çok tutulan ve Şavşat Halk Eğitimi bülteninde yayınlanan aya çıktılar şiirini birlikte okuyalım:

AYA ÇIKTILAR

Yirminci yüzyılın acayip feni
Bugün, yarın derken aya çıktılar.
Attılar füzeyle birkaç insanı,
Dünya ibret alsın diye çıktılar.

İnsanoğlu bindi ilim atına,
Ulaşıldı semaların katına.
Şairler başladı bunun metine,
Sanki yürüyerek köya çıktılar.

Bu hayal da gerçekleşti dünyada,
Apollo onbirle etti elveda.
Varıldı hedefe o yörüngeda,
Dakkaları saya, saya çıktılar.

Cihan tarihine eser yazdılar,
Aya varıp üzerinde gezdilar.
Milyarlar miktarı para ezdilar.
Dünya bayram yaptı, toya çıktılar.

Bu kadar marifet âlimler işi
İlk hamlede gönderildi üç kişi.
Ordan almak için toprağı taşı,
Bilinmeyen bir karaya çıktılar.

Bitmemiş o yerde ağaçlar, otlar,
Sükûnet denizi virane yurtlar.
Birkaç saat kalan o astronotlar,
Geri dönüp bu dünyaya çıktılar.

Der GÜLPAŞA; cahil yolda koşamaz,
İlim karşısında deniz coşamaz.
Diyorlar ki orda insan yaşamaz,
Madem ki öyledir naya çıktılar.

Yaşamından pek az söz etti. Yazılmaya değer bir şeyim yok diyor. Oysa çok şey vardı. Uzunca konuşmaya zaman bulabilseydim. Konuşurken oldukça saygılı ve çekingendi. Esmer, orta boylu ve zayıfça. Tüm geçim sıkıntılarına karşı neşesini yitirmemiş. Gülen yüzündeki kırışıklıkların sayısı, içten ağladığı günleri gösterir gibiydi.

İşte öyküsü:

1927 de Şavşat'ın (Mirya) Veliköy bucağında doğar. Anasının adı Âslı'dır. Babası Mustafa Gülpaşa doğmadan ölür. Böylece Gülpaşa'nın şansı o doğmadan belli olur. İki kız kardeşiyle Gülpaşa babasız çok çile çekerek büyürler. Kızlar evlenir. Gülpaşa'ya da Meşeli köyünden Güleser adlı bir güneş doğar. Yaşantısına ortak olur. Ona iki kız, üç erkek çocuk yetiştirir. Gülpaşa da sözde çiftçilik ederek geçindirir ailesini.

Askerliğini Sarıkamış'ta bitirir. İstanbul, İzmit ve Murgul'da işçilik yapar. Aldığı kendine yetmez. Gariplik içine işler, döner köyüne, evine ağa olur. Nasıl mı? Anlatayım. ''En kötü huyun nedir?'' dedim. '' Sabahları çok geç kalkarım. 8.00 de falan'' dedi. Köyün fakiri de, zengini de gün doğmadan kalkar, çorbasını içer, bir dilim ekmekle, iki soğanı alır yanına, kimi ormana oduna, kimi tarlaya, çayıra gider. Çalışır, terler. Güneş kızdırmaya başlayınca işini az çok bitirir,köye döner ki; Gülpaşa yeni kalkmış kapıda esniyor. Gören köyün ağası sanmasında ne sansın? Tembelliğinden kendisi de hoşlanmıyor. Ama bana öyle geliyor ki, onu tembelleştiren eşi olacak. Hamarat kadınmış. Tüm doğulu kadınlar gibi evinin direğiymiş. Köylü işten doyup, meydana toplanınca çalışma sırası Gülpaşa'ya gelirmiş. Ama eli değil, dili işliyor. Halk onu dinlerken gideriyor yorgunluğunu. Gülpaşa onların içlerinden biri. Dertleri, düşünceleri aynı, dilleri, dinleri aynı. Kendilerini buluyorlar onun şiirlerinde. Seviyorlar güler yüzlü, tatlı sözlü Gülpaşa'larını.

Öğrenim durumunu sordum, of çekti. '' Dördüncü sınıftaydım, öğretmen gelmedi diye okulu kapadılar. Okul açıldığı zaman da ben on altı yaşındaydım, almadılar okula. Şimdi diplomam yok, feleğin gözü çıksın'' dedi. Dağ da bayırda şiir okur gezermiş. Çobanlık yıllarında çok şiir ezberlemiş.

Yunus Emre'ye bayılıyor. Şiirlerini '' su gibi içtim'' dediği, şiire karşı ilgi duyuşu o yıllarda olmuş. Diğer sevdikleri: Posoflu Zülâlı, Sümmani, Çıldırlı aşık Şenlik. Yeni aşıkların hiçbirini beğenmiyor. Konuşmamız sırasında iki de bir Sümmani'den şiirler okumadan duramıyordu. Önceleri çeşitli topluluklarda öyküsünü anlatarak, adı geçen kişilerden şiirler okurmuş. Şimdi kendi şiirleri ön planda.

Birçok aşıkların bade içme, aşık olma öyküleri vardır. Gülpaşa'nınki nasıldır diye sordum. '' O, bade içme hikayeleri hep uydurmadır. Kendilerini herkesten başka göstermek için uyduruyorlar. Ben aşk maşk bilmem. Benim şiirlerimde kadının kızın işi yok. Tarihi şiirler, kahramanlık şiirleri yazarım. Dertlerimizi yazarım'' diye yanıtladı. Ona ilk şiirini yazdıran ne bir aşk, ne büyük bir acı. Uzun kavgalardan sonra, başka yerden geçmesi istenilen yol Gülpaşa'nın köyünden geçirilir. Yıllarca dolan Gülpaşa'yı bu sevinç deşer. İlk şiirini orada söyler. Ondan sonra da şiir yazmayı görev bilir, kendine. Köyde dert bitmedikçe onda şiir bitmez. O kadarla da kalmıyor.

Dünya düzelinceye dek yazacak. Görebildiği, sezebildiği her kötülüğü, aksaklığı dile getiriyor. Güzelliklerden esinleniyor zaman zaman. '' Pilpize'nin değirmeni'' şiirinden onun iyi bir gözlemci olduğu anlaşılıyor. Gazete okumadığı halde, aktüel haberlerden esinlenerek güçlü eserler verebiliyor. Ne yazık ki şiirini biz okurken aynı zevki duyamıyoruz. Kendi şivesiyle okursa şiir havasını buluyor.

Çoğunluk gece yazar. Bazen uykudan uyanır, gaz lambasını yakar. Alır kalemi eline, isli soluk ışıkta yazar çizer. Parmaklarıyla sayar, heceleri, bir hece mi noksan artık uyku yasak ona. Evin içinde dolaşır durur. Uğraşır didinir, bulur düzeltir. Yüz şiirimin içinde hecesi, kafiyesi bozuk bir tane bulamazsınız diyor. Ama eşi Güleser'e sorsanız delidir o. Sıcak yatağından kalkıp sabaha dek kalem kağıtla uğraşanın aklı olur mu? Şiir sanatı üzerine hiç okumamış Gülpaşa, ama çok şeyler biliyor. Bir şiirinde '' Gök '' yerine '' Sema '' kullanmış '' Acep siz okumuşlara göre, hangisini kullanmak daha doğrudur '' dedi. Gök derken sert ses çıkıyor. Sema sesi kulağa daha hoş geliyor, bunu biliyor. Ama daha çok öz Türkçe sözcükler kullanmak gerektiğinden habersiz. Konuşmalarımız sonucu karar verdi. Öz dilimizle yazmaya çalışacak:

7 Mart 1969 gecesi Artvin'de folklor şenliklerine katılıp, büyük bir topluluk karşısında ilk kez şiirlerini okuması onu en sevindiren olaymış. 28 Mayıs 1969'da da Şavşat'ta duymuş aynı sevinci. '' En sevdiğim şey meclis içinde konuşmaktır, buna hiç doymam '' diyor. Başka neyi seversin dedim. Dur bir düşüneyim diyerek işaret parmağını alnına götürdü. '' Neyi severim? Acaba sigarayı desem olur mu '' dedi. Neden olmasın dedim. İçki içmediğini de ekledi sözlerine.

Bu kez en çok neye üzüldüğünü sordum. '' Annemin ölümü '' derken gözleri doldu. O anda benimde dolmuştu gözlerim. Kim bilir kadıncağız ne yokluklar içinde gitmiştir elden. Doktorsuz, ilaçsız, belki bir bardak çayın özlemini duya duya. Ne gelirdi elinden zavallı Gülpaşa'nın. Yırtık yün çorapları, delik lastik ayakkabıları, kırk yamalı ceketi, pantolonu gördükçe içim sızladı. Artık bir şey sormak derdini deşmek istemedim. Zaten akşam olmuştu. Bu kez o sordu: Konya aşıklar bayramını '' Acep beni de orya çağırırlar mı? Saz çalmadan söyletseler hepsini geçerim alimallah. Siz bir bu işle ilgilenseniz '' dedi, Olur dedim. İlerde yine görüşmek ve onu salt Artvin'in değil, Türkiye'mizin ünlü Gülpaşa'sı olarak görmek dileğiyle ayrıldım.

Bu İçerik 4276 Kez Görüntülendi

Kültür ve Sanat Üye Listesi