Şavşat Duvar Gazetesi Yaşam

Şavşat Rüyası

Ethem Kara

‘HAYAL ETMEK BİLMEKTEN DAHA ÖNEMLİDİR”

Bilinen ya da öğrenilen bir şey tekrarlanabildiği için ömrünü tüketmiş demektir. Yine bilinen bir şey artık herkes tarafından da bilindiği için cazibesini kaybetmiş sayılır. O nedenle A.Einstein’ın dediği gibi ‘hayal etmek, bilmekten daha önemlidir.’ Bilinmeyene yelken açmanın yolu hayal etmekten geçmiyor mu? Bilinmeyeni bilinen bir vaziyete getirmek için büyük bir hayal gücüne ve tabi uzun, çetin ve inatçı bir mücadeleye ihtiyaç duyulur. O nedenle birçok büyük buluşun arkasında olağanüstü hayal gücü taşıyan bilim insanlarının olması rastlantı değildir.

Peki, ama bizler hayal kurmayı becerebiliyor muyuz? Örneğin, Şavşat’la ilgili ya da Şavşat’ın geleceğine dair ne tür hayallerimiz var? Acaba, günü birlik yaşayan veya günlük sıkıntılardan başını kaldıramayan insanların Şavşat’ın geleceği ile ilgili hayalleri olabilir mi? Ya bizlerin, yani belirli bir geçmişi ve geleceğe dair de iddiaları olan bizlerin hayalleri olması gerekmiyor mu? Deneyin, göreceksiniz ki, her şeye rağmen hayal kurmak güzel. Hayallerin bir gün gerçekleşeceğini düşünmekse çok daha güzel.

Yıl 2015, 2025, ya da 2050 ne fark eder. Önemli olan hayalini gördüğüm yer. Yani Şavşat. Aradan uzun yıllar geçmiş olmasına karşın o güzelim doğası bozulmamış, sanki bilinçli insanların elleriyle çok daha güzelleşmiş. Ormanları daha bir gürleşmiş, yeşili dersen çoğalmış, yeşil Şavşat adeta yemyeşil olmuş. Kekre kokan dereleri şarıl şarıl akarken, gölleri tertemiz, pırıl pırıl kalmış. İçlerinde alabalıklar, sazanlar kaynaşır olmuş. Bütün köyler en ücra yaylasına kadar asfalt yollara kavuşmuş. Yaylalara kadar elektrik ulaştırılmış, o yüzden yayla geceleri bile yıldızlar gibi ışıl ışıl olmuş. Çocuklar çok daha neşeli, genç kızlar ve delikanlılar mutlu ve yarılarından umutlu, yaşlılarımızsa çok daha huzurlu olmuşlar. İnsanlarımızın gelir düzeyleri artmış, hiç kimse geleceğinden endişe duymaz olmuş.

İnsanlarımızın böyle mutlu olmalarına şaşırıyorum. Acaba rüyamda başka yerlerle mi karıştırdım diye düşünüyorum. Merakımdan Şavşat’ı karış karış dolaşıyorum. Soluğumu ilk olarak Efkâr Tepesi’nde alıyorum ve daha ilk bakışta hayran kalıyorum. Efkâr Tepesi’ne hiç de yakışmayan o eski binalar gitmiş, yerine 3 katlı şahane bir Şavşat evi yapılmış. Yanı başında merek ve kom da unutulmamış. Kapısında öküz arabası, tığ makinesi, tırpanı, dirgeni, tırmığı, yabası ile hepsi tam tekmil duruyor. İçeri girince şaşkınlığım daha bir artıyor. 3 katlı evin her bir katı, tek tek her bir odası eskisi gibi yerel eşyalarla özenerek düzenlenmiş. Bu ev, sadece dinlenme yeri değil, aynı zamanda müze haline getirilmiş diye düşünüyorum. İnsanlar belli ki, bu güzel mekânda otururlarken hem geçmişlerini hatırlamış oluyorlar hem de nefis bir ortamda dinlenip zaman geçiriyorlardır diyorum kendi kendime. Köşküye geçerek bir acı kahve de ben söylüyorum ve sessizce katılıyorum bu nefis ortama.

Sonra Efkâr Tepesi’nin o büyüleyici ortamından ayrılarak rüyama devam ediyorum. Yavuz Köy yolu üzerinde son derece modern tesislerle karşılaşıyorum. Gerçekten şaşırıyorum. Bu tesislerin beni en çok etkileyen ortak yanları ise bahçe düzenlemeleri. Her bir tesisin etrafı rengârenk bitki örtüsüyle kaplanmış. Şavşat’ta yetişen bütün bitki türleri, ağaç ve çiçek çeşitleri ahenkli bir şekilde bu bahçelere yerleştirilmiş. İnsan eliyle düzenlenmiş cennet bu olsa diye geçiriyorum içimden.

Yerli ve yabancı turistler cennet gibi bir ortamda tatillerinin keyfini çıkarırlarken ben de Şavşat’ı gezmeye devam ediyorum. Anladığım kadarıyla, bir grup turist tesislerin arazili arabalarıyla Süles’in yaylasına gidiyorlar. Rüya bu ya, onlar yaylaya vardıklarında ben zaten oradayım. Ne göreyim? O eski tek göze yayla evleri gitmiş, yerine dağ evleri kurulmuş. Elektriği, suyu, banyosu, tuvaleti içinde bu konforlu ahşap evler, oksijeni bol yayla havasını solumak isteyenler için ideal bir yer olarak tasarlanmış. Turistleri yaylanın sakinleri karşılıyor. Çocuklar ellerindeki negoları turistlere uzatarak, hoş geldiniz, Well come diyorlar. Yanlarına iyice yaklaşınca ağzım bir karış açık kalıyor. Bizimkiler, turistlerle adamakıllı yabancı dilde anlaşıp, konuşuyorlar. Duygulanıp, gururlanıyorum. İşte bu, olması gereken de buydu diyorum. Turistlerin eşyaları taşındıktan sonra kalacakları yerler gösteriliyor. Beğendikleri her hâllarından belli oluyor. Ardından, yoldan geldiler, acıkmıştırlar denilerek öyle yemeği hazırlığı başlıyor. Önce kordun üzerine sergiler seriliyor, sofralar kuruluyor. Herkes bağdaç kurup otururken turistler bu işi bir türlü beceremiyorlar. Buna en çok ta çocuklar gülüyor. Tabi çocukların gülüşü önce turistleri sonrada herkesi güldürüyor. Yemek böylece keyifli bir ortamda başlıyor. İlk önce sofraya tercih üzerine pancar veya kesme çorbası geliyor. Ardından mısır ve buğday gevrekleri, peşi sırada katmer ve börekler dolduruyor sofraları. Peynir eritmesinin kokusu ise daha kendisi gelmeden önce iştahlandırıyor milleti. Böyle nefis bir yemekten sonra Satavala’ya gitmek için hazırlıklara başlanıyor. Turistlerle birlikte çocuğundan yaşlısına kadar bütün yayla sakinleri de tıpkı şenlik havasında Satavala’ya gidiyorlar. Turistler en hâkim noktada rengârenk paraşütlerini hazırlamaya çalışırlarken, yayla sakinleri olan biteni meraklı gözlerle izlemeye çalışıyorlar. Turistlerden biri, ‘yamaç paraşütü için çok ideal bir yer, rüzgâr da müsait, hadi öyleyse gidelim’ diyor. Paraşütler köyün üzerinden sessizce süzülerek uzaklaşmaya başladıklarında havada harika bir görüntü oluşturuyorlar. O an insanın içini uçmak duygusu kaplıyor. Bu olağanüstü güzel manzarayı gözden kayboluncaya kadar bir çocuk heyecanıyla izliyorum.

Oradan hızla Pınarlı Köyü’ne geçiyorum. Köyün içinde oldukça büyük bir alana kurulmuş tesis görüyorum. Bu tesiste neyin nesi diye soruyorum ilk karşılaştığım köylü vatandaşa. Bu bizim kooperatifimizin yeni binası diye cevaplıyor köylümüz. Süt ve süt ürünlerini burada üretiyoruz diye devam ediyor. Sonra bu tesisin öyküsünü ve civar köyleri kooperatif çatısı altında nasıl bir araya getirdiklerini anlatıyor gururlanarak. Uzun yıllarımızı aldı ama yılmadık ve sonunda başardık diyor. En az 8- 10 bin arası sığırımız var ve hepside iyi cins inekler. Biz bu tesiste sütü, peyniri, yoğurdu tamamen doğal haliyle üretiyoruz. Hiçbir katkı maddesi kullanmıyoruz. Sığırlarımıza yem bile yedirmiyoruz ki sütün doğallığı bozulmasın diye devam ediyor. O yüzden bizim ürünlerimiz piyasada tutuldu ve marka halini aldı diye de övünmeyi ihmal etmiyor. Tesisi gezerken hayran kalıyorum ve en az o köylü vatandaş kadar bende gururlanıyorum.

Pınarlı’dan Cevizli Köyü’ne doğru geçiyorum. Yol boyunca şaşkınlığım devam ediyor. Dağ, bayır, tarla, çayır neredeyse bütün her yer ceviz ve dut ağaçlarıyla kaplanmış. Nereden bulunmuş bu kadar çok ağaç, ne zaman ve nasıl dikilmiş? Dut ağaçları aynı, benim zamanımdaki gibi ama ceviz ağaçlarının boyları oldukça küçülmüş gibi. Bodur sayılırlar ama meyvesi bol ve neredeyse ağaçların dalları kırılacakmış gibi asılı duruyorlar. Eskiden bu ağaçların boyları 10- 15 metreyi bulurdu. Her insan bu ağaçlara çıkmaya cesaret edemez ve öyle kolayca dökemezdi. Hayret diyorum kendi kendime, şimdi meyveleri kolayca toplansın diye küçülüvermişler sanki. Bu kadar cevizi ve dutu kim ya da kimler topluyor, hadi toplandı diyelim nasıl işleniyor, nerede değerlendiriliyor diye düşünmeye başlamıştım ki, kalabalık insan topluluğuyla karşılaşıverdim. Kadınlı- erkekli, yaşlı- çocuklu bütün herkes adeta şarkılı- türkülü şenlik yaparcasına ceviz topluyorlar. Genç bir üreticinin yanına yaklaşıyorum, kolay gelsin, ürününüz bol olsun diyorum. Hoş geldin diyor gülümseyerek. Genç adamın gözlerindeki o parıltı ve duruşundaki bana verdiği güven duygusuyla bir anda içim kaynıyor. Çok eski bir dostu görürcesine sıkıca sarılıyoruz birbirimize. Adını soruyorum. Özbil, diyor kısaca. Daha ilk bakışta içimin niye böylesine kaynadığını şimdi daha iyi anlıyorum. Bir kez daha kucaklaşıyoruz ve sonra uzun uzun sohbete dalıyoruz. Özbil, sohbetimizin bir yerinde kendilerinden önceki kuşağa teşekkür ediyor. Bizden önceki kuşağın başlattıkları projeleri biz daha da geliştirdik diye övünüyor haklı olarak. Sonra beni de derinden etkileyen şu sözler dökülüyor Özbil’ in ağzından. ‘Bizler, devrimciyiz, bilime inanan insanlarız. Dolayısıyla bilimsel dünya görüşüne sahip insanlar dünyayı, dünyada olup biteni sadece yorumlamakla kalmazlar. Aynı zamanda bu dünyayı, dolayısıyla içinde bulunduğu yaşamı da değiştirmeye çalışırlar. Biz öyle köklü bir gelenekten geliyoruz ki, bizim anlayışımıza göre, yaşamı değiştirmek için ille de iktidar olmamız gerekmiyor. Ya da tersinden söylersek iktidar olsak bile değiştirme çabamız bitmiyor. Bu bir anlayış ve yaşam tarzı. Biz buna devrimcilik diyoruz. Nerede olursak olalım, fark etmez, bu düşüncemizi somut birer olgu haline getirmeye çalışıyoruz. İşte Şavşat’ta yapmaya çalıştığımız üretim faaliyetleri bu değiştirme çabamızın somut meyveleridir. İnsanımızın insanca yaşayabilmesi ve yaşam kalitesinin yükselebilmesi için buranın koşullarına uygun olan ceviz, dut pekmezi ve bal üretimini yaygınlaştırdık. O yüzden biz, bu üretim faaliyetlerinin toplamı burada yaşayan insanlarımızın yaşam düzeylerini yükselttiği, yani yaşamlarını değiştirdiği için; ‘cevizcilik = devrimcilik’ ya da ‘dut pekmezi = devrimcilik’ olarak ta formüle ettiğimiz oluyor diye ekliyor. Bu sözleri öylesine düzgün bir Türkçe ile ve öyle akıcı bir dille ifade ediyor ki yıllar sonra Özbil gibi birisiyle karşılaşmış olmaktan dolayı tarifi imkânsız bir mutluluk yaşadığımı herhalde sizlerde anlamışsınızdır.

Daha sonra Özbil elimden tutarak kooperatifin tesisini gezdirmeye götürüyor. Tesiste çalışan kızlarımızın hepsi de bu yörenin insanlarıymış ve her bir üyenin cevizi ya da dutu burada işlenip, paketlenerek satışa sunuluyormuş. Toplam imalatımızın %40’nı yurtdışına ihraç ediyoruz diyor Özbil. Bütün bunları görmek beni adeta mutluluktan sarhoş ediyor. Acaba ha! Hayal mi görüyorum? Düş mü bütün bunlar diye kendi kendime sormadan edemiyorum. Özbil, benim bu sevincimi anlıyor. Sen itersen bizim büyük kentlerimize ve Avrupa’nın değişik şehirlerine git de oralardaki satış noktalarımızı da gör diye ekliyor. Rüya bu ya, ben hemen Almanya’nın Frankfurt şehrindeki büyük bir alışveriş merkezinde alıyorum soluğu. Hayretle ve şaşkınlıkla bakıyorum reyondaki ürünlerimize. Ürünlerimizin albenili ambalajları gözlerimi kamaştırıyor adeta. Sonra paketlerin üzerindeki yazılar çekiyor dikkatimi. ‘ŞAVŞAT CEVİZİ”, ‘DUT PEKMEZİ”, ‘NATUREL ŞAVŞAT BALI” diye devam ediyor. Vay be diyorum, demek olmuş, demek gerçekten de başarılmış. Şavşat’ın insanı doğası kadar çetin ve inatçıymış. Bizim kuşak bunun hayalini kurarken sonraki kuşak bütün bu hayalleri gerçek eylemiş diyorum. Bu kez ben, Özbil ve Özbil gibi gençlere binlerce kez teşekkür ediyorum.

İşte ben, günlük yaşamın sıkıcılığından ve her gün aynı şeyleri yaşıyor olmanın tekdüzeliğinden sıyrılabildikçe arada bir böylesine hayaller kuruyorum. Sizlerinde mutlaka böylesine hayallere karışmanızı ve bu tür hayalleri çoğaltmanızı bekliyorum. Ama bir şartla: ‘Rüyaları gerçekleştirmenin en kısa yolu, uyanmaktır.’ Hem de bütün bir Şavşat ve bir an evvel uyanıp üretim seferberliğine kalkışmamız gerekiyor. Ya bizler! Bizlere de tabi ki yeni Özbil’ler ve onların bu değiştirme çabası gerekiyor.

Bu İçerik 3653 Kez Görüntülendi

Yaşam Üye Listesi