Şavşat ve Kültür-Sanat Öyküler

Yaylalar Ne Zaman Çıkacak?

Kibar Altunal

YAYLALAR NE ZAMAN ÇIKACAK?

Çetin bir kıştan sonra bahara erişmiş ve nisan sonuna doğru çıktıkları kışladan artık yaylaya gitme vakti gelmişti Mehmet’lerin.

Mehmet’lerin kışlaları, köylerinden bir saat yürüme mesafesinde, köy yerleşim rakımından 250-300 metre daha yüksekte, orman içerisindeydi. Hemen yanı başlarında olmasa da yüksek sesle çağırılınca duyulabilecek mesafede dört beş komşularının kışlaları da vardı. E, malum orman içerisinde tamamen yalnız kalmak oldukça ürkütücü idi. Zira günlük işleyişin gereği olarak, köydeki işlerin yoğunluğu nedeniyle zaman zaman kışlada sadece bir şaşortinin (hayvanların sağımı ve sütün değerlendirilmesini yapan genellikle kadın kişi) kalma mecburiyeti oluyordu. Elbette ki bu durumda yardım çağrısını duyurabilecek uzaklıkta komşu olması çok gerekliydi.

Mehmet oniki yaşındaydı. Ayşe Nenesi ile kışlada duruyor, O’na morbetlik (şaşortinin yardımını hayvanlara bakarak sağlayan kişi) ediyordu. Babası Taştan, annesi Emine, ablası Ayşe ve ise, köyde kalıp oradaki işleri görüyorlardı. Bir de beş yaşlarında küçük kardeşi Ömer vardı. Köy okulları erken tatil olduğundan Mehmet ve O’nun gibi olanlar, okul kapanır kapanmaz hemen kışlaya yollanır, orada hayvan otlatması işlerinde aktif olarak sorumluluk üstlenirlerdi.

Mehmet, kışlada komşularından yaşıtları Osman ve Bekir ile 70’li yaşlarında olan diğer komşuları Hamdi ve Recep dedeleriyle birlikte mal otarıyorlardı. Haliyle iki yaşlının olduğu yerde işin çoğu Mehmet ve arkadaşlarına düşüyordu. Hamdi ve Recep dedeleri aralarında bol bol sohbet ediyor, askerlik anılarını paylaşıyor, geçim işlerinden, oğul ve gelinlerinden bahsederken Mehmet’ler de büyük ve küçük baş hayvanlara göz kulak oluyorlardı. Bu durumdan bir şikayetleri de yoktu zaten. Çocuk başlarına, ormanın kuytuluklarında çobanlık yapmaları pek mümkün olmazdı aksi takdirde. Hem yaban hayvanlarına karşı sürünün korunması, hem de yaralanma, hastalanma, sakatlanma durumunda hayvanlara müdahale edebilecek, aklı başında birilerinin başlarında olması ayrı bir güvence sağlıyordu.

Çobanlık günleri sürüp giderken, artık yaylaya çıkma zamanı da iyice yaklaşmıştı.Eh, biraz da çobanlıktan usanmışlardı. Çünkü sabah gün doğumundan akşam gün batımına kadar günlerdir çobanlık yapıyorlar, çocukluklarının gereği gün içerisinde rahatça oyun bile oynayamıyorlardı. Zaten son günlerde büyüklerin ‘kuyruk’ dedikleri sinek doğmuş, sıcaklar iyice hissedilir olmuş ve özellikle büyükbaş hayvanları taciz eden sinekler yüzünden hayvanlar sık sık kontrolsüzce sağa sola koşar olduklarından mal otarmak da zorlaşmıştı. Bu nedenle son zamanlarda her gün Hamdi ve Recep dedelerine yaylaya ne zaman çıkılacağını soruyorlar ve onlardan gün dönümünden sonra cevabını alıyorlardı. Bir defasında Mehmet Hamdi dedesine;

“Hamdi Dede, hep soruyorum yayla işini, sende gün dönümünden sonra diyorsun, gün dönümü nedir ki, gün nasıl dönecek?” diye sorduğunda Hamdi Dedesi de;

“Haklısın oğul, sana gün dönümünün ne olduğunu ve yaylaya çıkmak için neden gün dönümünün beklendiğini anlatmadım. Gün dönümü: mevsimin, bahardan artık yaza iklim şartları olarak dönüştüğü zamandır. Bu 21 haziran gününden itibaren olur ve bu tarihten sonra yüksek olan dağlarımıza kar yağma ihtimali iyice azalır. Gün dönümünden önce yaylaya çıkıldığında kar, tipi olma ihtimali fazladır ve körpe kuzu ve danalar için böyle bir hava ölümcül tehlike demektir, anladın mı?”deyince, Mehmet, başını sallayarak anladığını belli etti ve daha önce okulda okuduğu mevsim dönüşümleriyle ilgili bilgiler aklına geldi.

Cuma günleri Hamdi ve Recep dedeleri, Cuma namazını kılmak için köye inerler ve akşam kışlaya dönüşlerini merakla beklerlerdi Mehmet’ler. Çünkü, yaylaya çıkış tarihini köy muhtarı ve azaları belirler, cuma çıkışında duyururlardı ahaliye. O günde öyle oldu. Mehmet, Osman ve Bekir sürüyü Hamdi ve Recep dedeleri olmadan otarağa götürdüler ve mümkün olduğunca görünür yerlerde, ormanın kuytularına dalmadan günü akşam ettiler. Akşam otaraktan kışlaya dönerken bir taraftan da yaylanın çıkma zamanı belli oldu mu diye konuştular aralarında.

Hamdi ve Recep dedeleri, çoban arkadaşlarını kışla arazilerinin başladığı noktada karşıladılar ve Mehmet Onları görür görmez yanlarına gelmeye sabredemeden uzaktan bağırdı.

“Hamdi dede, Hamdi dede, belli oldu mu yaylaya çıkış tarihi, belli oldu mu?” diye bağırınca, Hamdi dedesi de sevinecekleri cevabı çocukları bekletmeden verdi; “evet oğul, önümüzdeki cumartesi günü yaylaya çıkıyoruz inşallah, ha sabredin bir haftamız kaldı” dedi.

Mehmet’ler sevindiler ve hemen tarihi hesapladılar kafalarından. Sonra birbirlerine 25 haziran diye teyit ettiler yaylaya çıkış tarihini. Çünkü yayla, Mehmet’ler için daha fazla özgürlük demekti, daha çok arkadaş demekti. Yaylaları Arsiyan da idi ve dört köy aynı yaylayı kullanıyordu. Otlakları oldukça zengin, bir tarafında Rusya hududu, bir tarafında da Posof’un yaylaları vardı. Yaylada çobanlık işini ücretle tutulmuş kişiler yaptığı için Mehmet gibi çocuklar sabah koyun ve inek sürülerinin sağılıp çobana teslimi ile akşam yaylaya dönüşüne kadar ki sürede zamanlarını doyasıya gezerek, türlü oyunlar oynayarak, göllerde yüzerek geçirirlerdi. Yaylalarında her yaş grubuna hitap eden göller vardı. Dana, kuzu, davar, boğa, kız, camuş, sedeva, muhovul, kulaklı göl gibi isimlerle anılırlardı bu göller.
Mehmet’ler için artık bir haftalık çobanlık süresi kalmıştı. Çobanlık Onlar için öyle idi ki; nisan ayının ikinci yarısında çıkılan kışlaya okullar kapanır kapanmaz giderler ve yaylaya çıkılıncaya kadar fasılasız iki ay kadar kalırlar ve ciddi bir durum ya da kısa süreli bir imkan dışında köylerine inemezlerdi. Köyün her şeyini, anne, baba ve kardeşlerini özlerlerdi eğer bu sürede köyde kalan aile bireylerinden kışlaya gelen olmaz ise.

Yaylaların çıkış zamanı köy ihtiyar heyetince kararlaştırılıp ilan edilince, Mehmet’in annesi Emine, kocası Taştan’a; “Bey Mehmet’i özledim, yaylaya gidince bir süre daha göremem, O’da bizi, buraları özlemiştir, sen gitsen de hiç değilse bir gün, bir gece köye gelse çocuk, iyi olur ha…” dedi. Hanımının bu isteğine hayır diyemedi Taştan, “olur hanım, ben yarın akşamüzeri gider, ertesi sabah gönderirim Mehmet’i” diyerek planlamasını da yaptı.

Mehmet yaylaya çıkılacak günün belli olmasının mutluluğu ve günün yorgunluğu ile uykuya daldı. Gecenin bir bölümü geçmişti ki, bir taraftan nenesinin bağırtısı, bir taraftan da köpekleri Zalım ile komşu köpeklerinin yakın tehlikeyi işaret eden havlamalarını duydu. Korktu ve yatakta toparlanırken nenesinin uzun bir çırayı ocaktan tutuşturup yattıkları odadan dışarıya çıktığını gördü. “Nene, ne var, ne oluyor?” dese de nenesi telaştan duymadı bile. Mehmet hemen kalktı yatağından ocağın sönmeye yüz tutmuş ateşinin cansız ışığında bir çıra da kendisi buldu ve zar zor yaktı. Hemen nenesinin peşinden dışarı çıktığında, ağılda geceleyen büyükbaş hayvanların ürkerek bir köşeye sıkıştığını, ağılın çeperlerinin ise kısmen bozulduğunu gördü ve az ileride de nenesini yabani hayvanların kaçırılması için bağırırken ve köpekleri Zalım’ı çağırıyorken duydu. Nihayet nenesi de ağılın yanına geldiğinde, yanında komşularından Hamdi dedesi ile hanımı Zarife kadın da vardı. Sakinleşilince ne olduğunu anlamaya çalıştılar. Kurt veya ayı ağıla girmek istemiş ancak köpekler taciz ettikleri için teşebbüsü yarım kalmış ve kaçmıştı düşüncesi oluştu. Gece ne olduğunu tam anlayamasalar da hep birlikte bozulan çeperleri düzelttiler, mümkün olduğunca sağlamlaştırdılar. Sonra her kes evine çekildi ve yattılar.

Mehmet her zamanki gibi sabah nenesinin, “hadi kalk oğul, nerdeyse gün doğacak” ikazı üzerine kalktı, erittiği peynirden ve kımi (eğrelti otunun minyatür haline benzeyen, çorba ve turşu da yapılabilen bitki) çorbasından yedi, malı, davarı otarağa çıkardı. Bu arada akşam ki arbedenin sebebinin ayı olduğunu izlerinden anladılar.

O gün de akşam olup eve döndüğünde babasını, kışlalarının girişinde görünce çok sevindi. Epeydir babasını görmemişti Mehmet. Duyguları yoğunlaştı, babasının elini öptü, sarıldı. Babası hemen, “oğlum sen yarın izinlisin, sabah köye in, bir gece annenle kal, gez, dolaş, hasret gider yaylaya gitmeden önce. Ertesi gün geç olmadan dön” dedi. Mehmet çok sevindi. O akşam arkadaşları ile oyun oynamaya çıkmadı. Babasından ayrılmadı. Onunla kışlanın ufak tefek eksiklerini giderdiler. Nenesi de o akşam cadi (mısır ununun kaymak ile yoğrulup pişirilmesi ile yapılan) gevreği yapmıştı oğlu ve torunu için.

Mehmet, nenesi ve babasının konuşmalarını dinlerken gözlerini uyku kapladı ve ertesi gün gideceği köyü ve diğer sevdiklerini görme umuduyla kendini uykuya teslim etti. Kışlaları çayırlığın içerisinde olduğu için türlü ses çıkaran gece böcekleri ve kuşlarının şarkıları ninni gibi geliyordu zaten. Sabah kalkınca babasının malı otarağa götürdüğünü anladı. Nenesi köye götürmesi içi süt, yoğurt ve peynir kaplarından taşıyabileceği kadarını yük yaptı Mehmet’e ve köye uğurladı bolca selamla. Mehmet bir saati geçmeden köye vardığında evlerini, bağ ve bahçelerini, çeşme başını, tarlaları, bostanları, annesi, ablası ve küçük kardeşini ne kadar çok özlemiş olduğunu bir daha duyumsadı. Ailece sarıldılar, koklaştılar, zira Mehmet’in kışlaya gittiği nerdeyse iki aya yaklaşmıştı, bu sürede sadece bir kez annesi kışlaya geldiğinde günü birlik görüşebilmişti.

Mehmet, o günü ve geceyi üzerinde hiçbir iş yükü olmadan, sorumluluk taşımadan özgürce geçirdi. Mevsim yaz başı olduğundan O’nun bıraktığı duruma göre her şey daha bir hoş geliyordu Mehmet’e. Öyle ki her tarafa bakmak istiyor, gezip dokunmak istiyordu. Hatta deredeki değirmeni bile özlemişti, indi gezdi, etrafı seyretti.

Annesi, “oğlum, bir ara komşulara da git, ziyaret et, ellerinden öp” dedi. Mehmet’te denileni yaptı. Ertesi gün tekrar kışlaya dönerek işini babasından devraldı. Artık yaylaya çıkılacak olan günü beklemek kalmıştı geriye, dört beş günleri vardı.

Sayılı gün çabuk geçti. Yaylaya çıkılacak günden önceki son gün herkes gibi Mehmet’in babası da kışlaya atla geldi. At, nenesinin yaylaya gidişte bineceği önemli bir nakliye vasıtası idi. Babası, akşamdan kağnıyı hazırladı, bakımını yaptı. Mehmet, malı, davarı getirdikten sonra biraz ev işlerine yardım etti. Bu gece kışlada son geceleri idi ve adeta yaylaya gidişi kutlarcasına eğleneceklerdi her sene gibi.
Hava kararmadan komşu kışlaların çocuk ve gençleri bir araya toplandı. Eski bir kağnı arabasını alıp önce yokuşun başına taşıyorlar, tekerleri inişe olacak şekilde ters konuma getirerek üzerine doluşup yokuşun dibine kadar sevinç çığlıkları içerisinde inip eğleniyorlar ve bunu tekrarlıyorlardı. Hava kakarınca bu tehlikeli sayılabilecek oyunu bıraktılar. Daha önceden hazırladıkları odun, çalı çırpıdan büyük bir çoban ateşi yaktılar. Ateşin etrafına toplanıp, birbirlerine fıkralar, masallar, hikayeler, anılar anlattılar, bilmeceler sordular, şarkı, türkü söyleyip eğlendiler gönüllerince. Ta ki, büyüklerinden “ertesi sabah çok erken kalkıp yola çıkacaksınız, yatın, dinlenin” uyarısını alana kadar, sonar evlerine dağıldılar.
Mehmet eve döndüğünde, babasının kaba eşyaları kağnıya yükleyerek ön hazırlık yaptığını gördü. Sabah henüz şafak sökmeden Mehmet’i de kaldırdılar nenesi ve babası. Mehmet koyun sürüsü ile gidecekti yaylaya, sürüyü komşularının sürüsü ile birleştirerek. Yola çıktılar alaca karanlıkta köpeklerini de yanlarına alarak. Bu sene yaylaya ilk önce kim varacak acaba sorusunun cevabına kendilerini yerleştirmek istiyorlardı ve dediklerini de yaptılar. Öğle vaktinden haylice önce bir zaman diliminde Arsiyan’a varmışlardı. İlk olarak koyun sürülerini yaylanın altındaki, diz boyunu geçmiş, rengarenk çiçeklerin alabildiğince kapladığı, efil efil kokan meraya serbestçe bıraktılar, kışladaki gibi kimsenin korunmuş arazisine zarar verir endişesini taşımadan.

Mehmet, yorgunluğunu dinlendirmek için kargaların neşeli bağırtıları arasında uzandığı ve adeta gömüldüğü yeşil kortta ne kadar uyuduğunun farkına varamadan arkadaşı Osman’ın; “Mehmet kalk artık, bak büyük baş hayvan sürüleri, hatta yük arabaları da görülmeye başladı Çığdibi’nden” demesi üzerine uyandığında çok mutlu olduğunu hissetti. Bu mutluluğu yaylanın oksijeni kadar boldu ve bütün vücudu ile etrafına yayıldı.

31 Mart 2010, Ankara
Kibar Altunal

Şavşat Kültür-Sanat Öyküler Üye Listesi