Şavşat ve Kültür-Sanat Öyküler

YAZ YOLCULARI

Bahadır Altun

I. BÖLÜM

Nasılda geçiyor yıllar. Ellerinle yaptığın beyaz, kağıt kayığı, önünde kıvrıla kıvrıla, sağa sola çarpa çarpa, hızını rüzgardan coşkusunu kardan alan ve aniden bir ağacın arkasında kaybolan bir dereye bırakır gibi. Çarçabucak kayboluveriyor gözden. Sonra oturup bir yerde veya oturduğu yerde, gözlerini çakıp herhangi bir noktaya, baş ve işaret parmakları ile dudağıyla oynayıp, o geçen yılları seyrederken yakalıyor kendini insan. Kayığın bu kadar çok sağa sola çarpması, bu kadar çok alabora olması suyun coşkusundan mıdır yoksa kayığı yapandan mıdır bilemiyor insan. Gün geçtikçe özellikle yitirilen şeylere yakılan ağıtlar, yazılan şarkılar daha bir anlam kazanıyor. Ve hep o an en ihtiyaç duyduğun türkü, hep en az bildiğin türkü oluveriyor. Bir mısra belki en fazla bir nakarat. Eğer içlenmeye niyetliyse insan ve sadece bir mısrasını biliyorsa o türkünün o bile yetiyor bazı zamanlarda, gözlerdeki renksiz denizi dalgalandırmaya.

Ne güzelmiş o yıllar. Daha okullar bile kapanmadan, erkenden giriverirdik biz yaz tatiline. Sabahın köründe olurdu Şavşat arabaları, sanki geç kalacaktık iki saat sonra yola çıksa. Arabanın hareket saatinden en az yarım saat önce de yolcular toplanırdı. Başlardı bir telaş, eşyalar çok, bagajlar az, dört dönerdi şoför arabanın etrafında, sinirlenirdi haliyle, birini yakardı sigaranın diğerini söndürürken ve söylenir dururdu. Herkes en sağlam yere kendi eşyasını koydurmaya çalışırdı, fırça yemekten korka korka “abi onda kırılacak şeyler var da” deyiverirdi biri, kalabalığın arasından şoför muhatap alınarak ama ortaya söylenmiş bir cümle oluverirdi bu. Yani şoför dönüp de arkasını bir şey diyecek olsa kimse üstüne alınmazdı, kim söylediye giderdi bu cümle. Hiç kimse bu cümleyi tamamlayacak cesarete sahip değildi o arabanın etrafında, o yıllarda ve sabahın o vakitlerinde. Eşya problemi çözüldükten sonra bitmezdi çile. Sizin koltuğunuz muhtemelen başkasın da koltuğu olurdu ve başlardı bir koltuk kavgası. İşte bu anda biraz önceki eziklikten eser kalmazdı. Elinde bir kağıtla, sanki biletleri o satmamış gibi, yazıhaneci gelirdi, bağrış çağrış bir şekilde herkesi bir yerlere yerleştirirdi. Yarına bırakılan yolcu hiç görmedim. Titreyerek çalışırdı araba ve titreyen dudaklarla öpülürdü arkada bırakılan babanın eli. Daha o anda yakmaya başlardı hasret yürekleri. Bir düşünün bakalım, kaç kez ayrılarak tutuşturduğunuz ateşin korlarında közlediniz yüreklerinizi ve kaç kez fayda etti sönmesine bu yangının, dışarıya akıtmaya utandığınız, damla damla yangınınıza döktüğünüz göz yaşlarınız. Acaba biz bir iç göl mü oluşturamadık damlata damlata. Eğer oluşturamıyorduksa bir iç göl neydi peki ayrılık anlarındaki nefes almamızı engelleyen boğulma hissi. El sallarken kalanlara karar veremezdik bir türlü “köy mü gurbet, şehir mi sıla”?

Hareket eden arabadaki herkes, senin bir kış boyunca konuşmadığın belkide duymadığın bir şiveyle konuşmaya başlardı. Bunun çok garip bir tadı vardı. Senin de artık “dil yapma” zamanının bittiğinin resmiydi bu. Acımasızdı çünkü köydeki arkadaşların ve diğerleri. Güzel konuşmaya kalksan, toplumun içinde birinin “bişe dil da yapıyer” demeyeceğini ve oradakilerin de sana gülmeyeceğini garanti edemezdin. Ne büyük bir utançtı bu o zamanki çocuklar için. Aynı problemi dönünce bu sefer de şehirde yaşardın. Bu yüzden bizim dilimiz iki zaman, iki şive, bir insan ve bir sürü bilinmeyen duygudan oluşan garip bir denklemdi. Hem büyüklerimizin şivesini konuşmak zorundaydık hem de kendi edindiğimiz şiveyi. Bunun sonucunda da ne kadar dikkat edersen et “Sadık emigilin İsmail amca” cümlesi kuruluveriyordu istemsiz olarak.

Erkenden çıkılırdı Şavşat’a. Eşyalar ya yazıhaneye bırakılırdı ya tanıdık birinin evine ya da tanıdık bir dükkana. Oradakilerden köye gidecek bir vasıta olup olmadığı öğrenilirdi ve saatler süren bir bekleyiş başlardı. Bu bekleyiş sırasında belki milyon kez söylenmiş bir cümle yüksek sesle tekrarlanırdı “ Dünyanın öbür ucundan geliyoruz da burdan köye çıkamıyoruz”. Kimeydi bu sitem bilmiyorum ama doğruydu! Dünyanın öbür ucundan gelmek, köye çıkmaktan çok daha kolaydı. Belki sadece bir traktör vardı, belki bir minibüs sonraki yıllarda, belki de hiç biri yoktu. Araba tutmaya kalkışsan o zamana kadar harcadığın paranın on katını isterdi şoför. Veremezdin! Tanıdık yüzler görünmeye başlardı birer ikişer. Emiler, abiler, bibiler... Her gelen köye çıkacak aracın hareket saati hakkında farklı şeyler söylerdi. “ iki da gedacaymiş, üç da gedacah, siz üç buçuk da hazır olun dört da gedacuh”. Mutlaka şoförün beklediği yolcular olurdu uzak şehirlerden gelen. Bu uzak şehrin yolcuları en son gelmelerine rağmen ilk binerlerdi arabaya. Beklendikçe beklenirdi o gün. Köydekiler bizi, biz şoförü, şoför yolcuları, yolcular ulaşmayı...Sonunda kavuşmaya çıkılan, herkesin kendine ait bir yol değil mi zaten bekleyiş. Tüm tanıdıklar hoş geldin derdi. Ama kimse çocukların adını hatırlamazdı. Bu yüzden o zamanlarda bütün çocukların hitap edildikleri kişiye bağlı olarak ortak isimleri olurdu. Önce büyüklere denirdi hoş geldin ve sen beklerdin, oturuyorsan ayağa kalkardın yani ben muhatap alınmaya hazırım, birey olarak buradayım fark etmemiş olman mümkün değil çünkü fark edileyim diye abartılı kalktım yerimden. Hadi kalkış hareketimi kaçırdın, yüzümdeki bu kararsız, yapmacık olduğunu saklamaya çalıştığım ve bana baktığında şiddetini artırdığım gülümsemeyide mi kaçırdın? Bu duygularla aşağıdan yukarıya doğru tokalaşmalar, sarılmalar seyredilip sıranın kendisine gelmesi beklenirdi. Sana hoş geldin diyen kişi yaşlı erkekse “yegan hoşgaldın” , yaşlı bayansa “palım siz da hoşgaldız” eğer gençse “ola hoşgaldın” derdi. Mutlaka büyüklerin topraktan, sudan ve soğuktan nasır tutmuş, çatlamış kocaman elleri öpülürdü. Saygıda kusur olamazdı! Herkes geldikten sonra, yolculuğun son aşaması için bir başlangıç yaşanırdı kontak anahtarının çevrilmesiyle. Onca saat beklemenin sabrına inat çarçabucak yüklenirdi eşyalar ve biz alelacele biniverirdik araca. Ulaşımın traktörle yapıldığı tarihlerde hep beraber yolculuk yapardık, kum, un çuvalları, çimento torbaları, sac levhaları, eşyalar ve insanlar. Gariptir, bu cansız varlıklar sanki insanlardan daha önemliydi önce onlara yer ayarlanırdı onlar yerleştirilirdi sonra insanlar ya bunların üzerine otururdu ya da römorkü enine ikiye bölen yirmi otuz santimetre enindeki kalın tahtalara ki kaburga denirdi bunlara. O traktörün üstünde o şekilde Şavşat’ın içinden geçmek en fazla bize garip gelirdi, yani Şavşat böyle römorklere, böyle römorkler de Şavşat’a aşinaydı, eğreti olan bizdik. Bir viraj dönülerek terk edilirdi asfalt ve kalakalırdın doğanın uçsuz bucaksız sükutunun tam orta yerinde bir gürültü makinesinin üzerinde. Hopa’da başlayan tırmanış devam ederken kaybolurdun içinden geçtiğin çam ve ladin ormanlarının kokusunda ve yeşile kesmiş dağ bayır manzarasında. Sen yolculuğun tamamına kendini kaptırmışken ve en güzel yerindeyken anın biri seni mutlaka uyarırdı “mohkem yapiş, düşarsın!” İnsanlar yanındakilerle bile seslerini duyurabilmek için bağıra bağıra konuşurlardı, özellikle yokuş çıkarken. Biri birine bir şey anlatınca ondan onay almadan bırakmazdı yakasını “eladur?” öbürü de bazen istemsiz de olsa konuyu çok fazla uzatmamak için, ki uygun değildi zaten ortam sohbet etmeye, onaylardı. Eğer aynı fikirde değilse gözlerini konuşan kişiden alır kısık gözlerle başka taraflara kaçamak bir bakış atıp kafasıyla onaylarken ve dudaklarından da “eladur tabi yav” dökülüverirdi. Yaşamış olan kimin anılarından silinebilir ki, yokuşların başında şoförün iki eliyle vitesleri değiştirmeye çalışması ve bu sırada kapı gıcırtısına benzeyen sesin çıkması, şoförün traktöre vites değişimleri sırasında ara gaz, rampalarda ise tam gaz vermesi ve insan sesiyle karışan motor sesi , bu sırada çıkan ve kızılderililerin haberleşme dumanına benzeyen egzoz dumanı, egzoz borusu üstünde yer alan kapağın verilen gaza göre açılıp kapanması, diğer insanlar duymasın diye yanındakinin kulağına gizli bir şey söylemek isteyen kişinin ona duyurmak için bağırması ve herkesin duyması, römorkün bir sağa bir sola yatması, bozuk yollardan dolayı tekerlerin sürekli yoldaki taşların, tümseklerin üstünden düşmesi, bu sırada insanların oturduğu yerden havalanıp oturduğu yere düşmesi ve acının yüze yansıması, “ola-ola-ola” bağrışları arasında birinin ya içeri yada dışarı düşmesi, birine dal çarpması, dal çarpan kişinin “hay Allah nadiyem, az kala düştuğ ola” demesi, ayaklarının altından birşeylerin yuvarlanması, o gün çarşıya geldiği için ceket pantolon giyen ve şapka takan adamların sırtlarının ve omuzlarının un ve çimento tozlarıyla kaplı olması, eğer hava yağmurluysa, traktörün çıkamaması, yolcuların taş toplayıp tekerlerin önüne dökmesi, tekerlerden havai fişek gibi havaya savrulan çamur parçaları ve kuru iplik kalmayıncaya kadar yağmura mutlak teslimiyet. Ve de sadece okumayı bilenlerin veya ezberine alıp okumayı öğrendikten sonra okuyabilenlerin okuyabildikleri o çilekeş insanların yüzlerindeki haritalar. Kim unutabilir ki? Vesselam ki bir hay hengemdi köye çıkış. Er veya geç ulaşılırdı köye ve kimse şoföre “müsait bir yerde inecek var” demezdi. Çünkü herkes şoförü bilirdi, şoför herkesi ve herkes için en müsait yeri de yine şoför bilirdi. Bilmez zaten şoförlerden başka da hiç kimse müsait denen o yeri. İnişler tam tersi olurdu binişlerin önce yolcular sonra eşyalar inerdi en sonunda da bu yolculuğun bedeli ödenirdi o zamanlarda, yani önce hizmet alınırdı, bedeli ise daha sonra verilirdi. “Na kadar veracuh şimdi? Yav ver işta bişe! Yetar mi? Yetar yetar Allah bereket versın hayde hoştakal” der bir eliyle direksiyon simidini kavrayıp ata biner gibi atardı kendini koltuğa ve devam ederdi diğer yolcular için, paranın miktarını söylemeyi ar sayan köy şoförleri. Bir bakardın ki sadece senin mahallenin insanları kalmış römorkun üzerinde, fısıltılar başlardı “ecep mehleye çıhabilacuh ha”. Mahalleye traktörle çıkabilmek bir ihtimaldi, eğer yağmurluysa bu olması çok düşük bir ihtimaldi. Yinede şans denenirdi tabi, çünkü şoförün ruh hali de ihtimali kuvvetlendiren veya zayıflatan en önemli faktörlerden biriydi “Ya mehleya çıhabilacavuh? Yav gal san otur direksiyona iştarsan, nasıl çıhem ben bu havada, o taşi da bir türli kırmadi zate sizın mehleli, etegün da çıhacayduh az kala uçtuh milleti hışır edacayduh” Bir söyleyip bin ah işitmek deyimi muhtemelen bizim köyden çıkmıştır. Eşyalar ertesi gün alınmak üzere uygun bir yere bırakılırdı sadece taşıyabileceklerin yanına alınırdı ve karanlıkta mahalleye doğru çamura bata çıka tek sıra halinde yol alınırdı. Yolda mutlaka evde bekleyenlerin eve ulaştığınızda nasıl şaşıracakları hakkında yorumlar yapılırdı. Nasıl şaşıracakları, nasıl mutlu olacakları konuşulurdu neşeyle. “Yatmişdurlar şimdi” derdi biri ve haklıydı bu tespitinde çünkü hava kararınca hemen “taahh yarı gece olmiş” olurdu dede ve neneler için. Yatsı namazlarını uyanarak kılarlardı. Eve yaklaşınca pencerelere bakılırdı, gaz lambasının muhtemelen aşağı alınmış cılız ışığı sızıyormu diye. Eğer karşı gelecek biri varsa ıslık çalınırdı uzaktan ve bilirdi ıslığın kime ait olduğunu duymasını istediğiniz kişi ve ıslığa ıslıkla karşılık verip koşarak karşı gelirdi. Gelme tarihiniz tam belli olmazdı her an gelebilirdiniz, çünkü mevsim dönüş mevsimiydi ve falancanın gelini ve torunları da gelmişti zaten. Muhtemelen geliş tarihini bildirdiğiniz mektubunuzdan önce ulaştığınız için, beklenen bir sürpriz yaşanırdı kapıların vurulmasıyla. Kapı çalınırdı ve içerden önce sesler duyulurdu “Heyırdur bu vahıt, kız bir lambay yohari ver, çoçuhlar galdi heral” kapıyla kapı çerçevesinin birbirinden ayrılırken çıkardıkları o ses duyulurdu önce (zor ayrılırdı nedense birbirinden bunlar mutlaka bir bölgelerinden sıkarlardı birbirini zor açılır zor örtülürdü köy kapıları, hepsi tahtadandı ve sanki kapı çerçeveden bir beden büyük yapılırdı) sonra kapının çırlaması, ayak sesleri , dış kapının zırza sesi, kapının açılışı ve gördükleri karşısında duygulanıp gözleri dolan, çenesi titreyen bir dede yüzü karşılardı sizi. “İçari girin oğul” eğer yanınızda sizin evinizden olmayan bir komşunuz varsa o saatte o da bırakılmak istenmezdi “yav getma sanda, bi geca konuşah sabahtan göz işığında geçar gedarsın” diye teklif sunulurdu. Ama kimse oraya kadar çıkıp başka yerde kalmak istemezdi “Allah razı olsun emi, kalmaduğumuz yer degil buraya kadar çıhmişikan ben da gedem bizimkiları hazetturem, sade bi fenerız varisa verin”. İçeri girilirdi kucaklaşmalar tekrar tekrar sarılmalar, çocukları defalarca öpmeler bitmeyen bir seramoniydi sanki. O zamanı yaşamış hiçbir çocuğun öpülmekten hazzettiğini sanmıyorum. Öpen kişi dudaklarıyla değil adeta bütün ağzıyla öperdi sizi ve silmek ayıp sayılırdı yanağınızdaki şoğurtları. Bu şoğurtlar buharlaştıkça yanağınız üşürdü ve ekşi ekşi kokardı. Neyse içerde seküye oturulur ve muhabbet başlardı “Daha hoş galdız, na var na yok halız keyfız” teker teker ve tekrar tekrar sorulur ve anlatılırdı. Babaları genelde neneler sorardı annelere “kız, oğlan nasıldur? Nazaman galacah şimdi?”. “Biz da yeni yatmişduh” derlerdi ama biz bilirdik ki uykunun bir faslı tamamlanmıştır. “Yatahları açın oğul çoçuhlar yorgundur” der ve suçu çocuklara atarlardı aslında herkes yorgundu. Kapıdan içeri girdiğinde genzine dolan o köy kokusu yatağa girdiğinde de genzine dolardı. İlk başta rahatsız olurdun belki ama bir müddet sonra sen de köy gibi koktuğundan olsa gerek koku rahatsız etmezdi seni.

BÖLÜM SONU

Bu İçerik 54 Kez Görüntülendi

Kültür Öyküler Üye Listesi