Şavşat Duvar Gazetesi Politika

Batı Karşıtlığı

Tetri Şavşeteli

İslam dünyasında tırmanan Batı aleyhtarlığının çeşitli boyutları var. O boyutları teke indirip, sadece siyasal olan yanını görüp, yani sadece saldırgan ve pervasız ABD’ye ve Batı-merkezciliğe duyulan öfkenin artmasına bakıp gelişmeleri salt olumlamak, olgunun öteki veçhelerini göz ardı etmek doğru değil.

İslam dünyasında tırmanan Batı aleyhtarlığının çeşitli boyutları var. O boyutları teke indirip, sadece siyasal olan yanını görüp, yani sadece saldırgan ve pervasız ABD’ye ve Batı-merkezciliğe duyulan öfkenin artmasına bakıp gelişmeleri salt olumlamak, olgunun öteki veçhelerini göz ardı etmek doğru değil. Sorunun sosyal, kültürel ve (anti-Amerikanizmden başka) siyasal yönleri bulunuyor. Müslüman toplumlarda ‘radikal İslam”, ‘siyasal İslam” ya da ‘köktendincilik” dediğimiz siyasal ve sosyal akımlar güçleniyor. O ülkelerin insanlarında dinsel taassup derinleşiyor, gericilik, dincilik, bilim düşmanlığı artıyor, laikler için yaşam alanı daralıyor.

Literatürlerini takip edenler okumuşlardır, Al Kaida başta olmak üzere fanatik İslam akımlarının en fazla düşman oldukları şey ne ABD’dir, ne Avrupa’dır, laikliktir. Bu gruplar Batı’ya karşı olmalarının asıl nedeninin onun laikliği olduğunu açık açık söylemektedirler. Onlar için laiklik müşrikliktir. İslam terminolojisinde müşrik ‘Allah’a şirk koşan kişi” anlamına geliyor (şirk=şerik, ortak.) İslamiyetin doğduğu günlerde çok tanrılı Kureyş toplumunda Müslümanlığı kabul etmeyenler müşrik, edenler Müselman’dı. İslam kelimesi teslim’den geliyordu, Allah’ın bir ve tek, Muhammed’in onun elçisi olduğuna (somutta Allah’a) teslim olmak demekti, ‘Müselman” ise ‘teslim olmuş” kişiydi.

Bugün köktendinci Müslüman gruplarının Batı düşmanlığı sadece Batı’daki laisizme düşmanlık olmayıp, kendi ülkelerindeki laiklere de düşmanlıktır. Din ile devlet (dünya) işlerini birbirinden ayırma fikri Batı’da doğduğu için, laisizmin Baba, Oğul ve Kutsal Ruh Üçlemesinden (Teslis’ten) geldiğini, İsa’nın bedeni ile Kutsal Ruh’u biribirinden ayıran Hıristiyan teolojisine dayandığını söylerler, Hıristiyanlığın İsa’yı Tanrı’nın oğlu görmekle (İsa’yı tanrılaştırmakla) tek tanrıyı (Allah’ı) kabul etmediğini, ona şirk koştuğunu, dolayısıyla İslamiyetin asıl düşmanının laisizm olduğunu düşünürler. Onlara göre, Madde ile Ruh özdeştir, tek ve aynıdır, maddeyi (dünyevi işleri) Ruh’tan ayırmak laikliğin özüdür, bu ayırım fiiliyatta Ruh’un inkârıdır.

Aynı İslamcıların Batı’lı diye reddettikleri diğer değerlere gelince, bunlar demokrasi ve insan haklarıdır: ‘Batı kendine göre bir insan tarifi yapmış, o tarife göre insana haklar biçmiştir” derler, insan hakları kavramını reddederler, İslam reformcuları Medine Sözleşmesi’ni İslamiyet’in doğuş evresindeki bir çeşit insan hakları sözleşmesi olarak nitelerlerken, köktendinciler ‘o uyduruk bir belgedir, asla itibar edilemez” diyerek Medine Sözleşmesi’ni kabul etmezler. Evrenin oluşumuna karşı Yaratılış, Evrim Kuramına karşı Adem ile Havva inanışları başta olmak üzere İslamcıların bilim karşıtlığı ise buraya sığmayacak kadar uzun bir konu.

Böylece, Müslüman taassubundaki Batı karşıtlığını onun emperyalist üstünlüğüne, ekonomik, siyasal ve kültürel ben-merkezci dayatmalarına karşı çıkmaktan ibaret görmek olayı dar zaman kesitleri içinde ele almak olur. Batı’dan çıkmış, ama evrenselleşmiş, insanlığa mal olmuş değerleri reddetmek insanlar arası ilişkilerin (o ilişkilere dair genel kabullerin ve kurumların) yerleşmesini reddetmek demektir.

KÖKTENCİ İSLAMÎ AKIMLAR VE BATI

Köktenci İslam akımlarının Batı emperyalizmine karşıtlıklarının politik alanda değerlendirmekle birlikte (doğrusunu isterseniz, Irak ile Filistin halkından başka ABD’ye karşı doğru dürüst mücadele veren de yok), onun ideolojik muhtevasını ve bilim dışı karakterini gözardı edemeyiz. Bu akımların ideolojileri dine dayanır, ama din diye diye pek âlâ maddidirler, dini uhrevilikten çıkarıp maddi toplumsal bir güç haline getirmişlerdir, insanları o kalıpların içine hapsetmek, insan hak ve özgürlüklerinden uzak tutmak isterler ve ruhaniyet adına, Allah namına kendileri fetva verirler, kendileri hüküm sürerler. Bu nedenle, uhrevilikleri de tam anlamıyla maddidir. Grup olarak da öyledir, birey olarak da. Kişilerin güncel yaşamlarındaki ruhanilikleri olsa olsa namaz kılmak ve içki içmemektir, ama onun ötesinde para kazanmak, dünyevi kudretin çeşitli türlerini (siyasi iktidardan, resmi veya gayrı resmi maddi kurumların yönetimine kadar) ellerinde toplamak dini maddilik adına kullanmak değilse nedir?

DİNCİLERİN KÖLELEŞTİRDİKLERİ İNSANLAR

Dincilerin en fazla köleleştirdikleri insanlar, toplumun yarısı olan kadınlardır. Bir kadının uhrevilik adına gönüllü olarak kendisini aşağılatmasını onun serbest rızasına dayalı tercihi olarak göremeyiz. Eğer, köktendinciliğin hakim olduğu bir toplumda ya da başka bir ülkedeki bir mikrokozmoz içinde (örneğin, Türkiye’nin ‘hatta Fransa’nın-- büyük kentlerinin gettolarında) 5 yaşındaki kız çocuğunu başını örterek, kafasına hurafeleri doldurarak, kadın hakkındaki aşağılayıcı erkek zihniyetini ona belleterek büyütürseniz, babasına, ağabeyine, hatta kendisinden yaşça küçük oğlan kardeşine itaati ruhanilik ve Allah-Peygamber emri diye empoze ederseniz, bu çocuk 18 yaşına geldiğinde İslam’ın kadın düşmanı mecburiyetlerine seve seve uyuyor diye bunu özgür bir tercih mi sayacağız? Ya da mesela Tayyip Erdoğan dahil olmak üzere bazı AKP yöneticilerinin eşleri, ‘evlendikten sonra kocasının isteği üzerine” başlarını örttüklerini söylemediler mi? Bu tür baskılar (ya da iknalar) sadece kocadan gelmez, Özal kardeşlerin annesi Hafize hanımın, oğlu Korkut’un ısrarıyla önce başını örtüp, sonra da Nakşibendi tarikatına girdiği 1980’lerde basında yazılmamış mıydı?Kaldı ki, sorun sadece İslam kaidelerine kendi rızasıyla uyan kadın sorunu da değildir, onlara uymak istemediği halde zorla uydurulan kadınların özgürlüklerinin Din-İman-Allah adına erkekler tarafından zorla gaspedilmesidir. [Cezayir’de FİS’in binlerce laik yurttaşı öldürdüklerini, boğazlarını kestiklerini, kurbanları arasında önemli miktarda kadının da bulunduğunu hatırlamakta fayda var.]

Yukarıda yazılan hususların küçücük ama önemli bir kanıtı 12 Şubat 2006 günü Konya’da yaşandı. Karikatürler vesilesiyle Batı’yı protesto etmek için yapılan mitingi izlemeye giden bir kadın gazeteci başı açık ve kot pantalon giyiyor diye taşlandı, tartaklandı. Aşağılandı. Böyle bir kalabalığı anti-emperyalist miting yapıyorlar diye alkışlayacak mıyız? O topluluğu oluşturanlar toplumda güçlenseler, kuşku yok ki, FİS’ten aşağı kalmazlar. Eskaza onlar iktidara gelecek olsalar, Batı’ya karşılar diye onları tasvip mi edeceğiz? Ve dün Sivas’ta 37 kişiyi diri diri yakanlar, hiç kuşkunuz olmasın ki, bugün en keskin ABD düşmanı kesilmişlerdir. Batı aleyhtarı veya ABD karşıtı her akımı anti-emperyalist ilan ederek olumlamak, onların dünya görüşlerine, Batı karşıtlıklarının ideolojik muhtevasına bakmamak yanılgı olur. Güncel politik olaylara bakarak sahip olduğumuz asli değerleri önemsememek ya da önemsemeyi ertelemek anti-emperyalizmin savunduğumuz muhtevasından uzaklaşmak olur. Aynı şekilde, ‘karikatür krizi” denilen olay vesilesiyle İslam dünyasında Batı karşıtlığı arttı, anti-ABD mücadele yükseldi diye gelişmeleri anti-emperyalizm lehine yormak, onun dinci fanatizme, İslami akımların toplumdaki nüfuzuna yaradığını göz ardı etmek olur. Bu nedenle, o çizimler iyi ki yayınlandı dememek, Medeniyetler Çatışmasının şiddetlenmesine sevinmemek gerekir.

BİLİM İLERLEDİKÇE

Dünyada bilim ve çağdaşlık ilerledikçe insanların zihinleri aydınlıkla dolacağına, İslam taasubu nedeniyle, tam tersine beyinlerini karanlık işgal ediyor, sonuçta o toplumların bugünlerini karartan, yarınlarını daha çok tehdit eden gelişmeler yaşanıyor. Tabi ki, bilim karşıtı inançlar, ön yargılar bir uhrevilik olarak kalmıyor, toplumsal alana yayılıyor, insan hayatına müdahale ediyor, insanlara şunu yap ‘ bunu yapma diye yeni yeni yasaklar, zorunluluklar getiriyor, orada da kalmıyor siyasal bir güç haline dönüşüp iktidara geliyor, toplumun kaderine hükmediyor, geleceğini teslim alıyor koyuyor.

Önümüzdeki yıllarda bölgemizde siyasal İslam’ın yükselişine tanık olacağız. Hamas tek örnek değil, tek demokratik Arap ülkesi Lübnan’da Hizbullah büyük bir toplumsal güç haline geldi, Mısır’da Müslüman Kardeşler’in güçlendiğini son seçimler gösterdi, gözlemciler Vahhabi şariat devleti olan (ABD’nin kadim dostu) Suudi Arabistan’da serbest seçimler yapılsa, Al Kaida’nın kazanacağında hem fikirler, Vahhabilikle kanlı bıçaklı olan Caferiler İran’da 27 yıldır iktidardalar. Emperyalizmin ve siyonizmin pervasız politikaları sol muhalefetin silindiği, aydınların sindirildiği veya ülkelerini terke zorlandıkları ortamda köktendinci akımlara yarıyor. Güney Amerika’daki gibi anti-emperyalist mücadeleyi başarıya götürecek sosyal güçlerin bulunmadığı --oradakilere benzer ekonomik-toplumsal koşulların da var olmadığı— Orta Doğu’da inisiyatif köktendinciliğe geçiyor. Bu reel bir süreçtir. Laiklerin yakınmalarıyla önlenemez, durum ancak o toplumlardaki çağdaş sosyal dinamiklerin gelişmesiyle, harekete geçirilebilmesiyle aşılabilir. Yakın gelecekte böyle bir olasılık gözükmemektedir. Ne yazık ki, bölge halkları kendi kaderlerini ele alıncaya kadar çok çileler çekecekler. Bu da emperyalist Batı’nın ve dünya sosyalist sisteminin yıkılmasından sonra dünyaya yeni bir öcü göstermek için Medeniyetler Çatışması’nı icat eden stratejinin başımıza ördüğü bir çoraptır.

Yalçın Yusufoğlu

Bu İçerik 284 Kez Görüntülendi

Politika Üye Listesi