Şavşat Duvar Gazetesi Politika

Emperyalizmin Sömürgeleştirme Taktikleri

Hasan Torun

‘Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün de üzerinde önemle durduğu gibi, ekonomik özgürlüğe sahip olmayan uluslar asla bağımsız olamazlar. Hele ki günümüz koşullarında bu sav kesinlikle çürütülemeyeceği gibi, yaşadığımız tüm olaylar bu gerçeği gözümüzün önüne sermektedir.

Emperyalist Batı’nın her buyruğunu yerine getirmekten ve milli menfaatleri kollamak yerine emperyalizmin menfaatlerini kollamaktan başka icraatları olmayan, kukla kılıklı niteliksiz iktidarlar ve yönetim kadroları sağlıksız ortamlarda işbaşına gelirler. Batı kapitalizmi ister açık, isterse kapalı şekilde olsun, sömürgeleştirmek istediği bütün ülkelerde sabırlı ve kapsamlı politikalar uygulamak kaydı ile önce kilit noktaları ele geçirir ve ardından başta ekonomi olmak üzere (IMF, Dünya Bankası gibi ‘güzide” kuruluşlarıyla) tüm yaşamsal alanları kendisine bağlar. Belirli bir aşamadan sonra hedef uluslar, solunum cihazına bağlı tutulan ağır hasta misali yatağından kalkamaz (sürekli doktor gözetimi altında) ve cihazdan ayrı yaşayamaz duruma gelirler. Bu noktada artık yapacak pek bir şey kalmamıştır. Hasta önüne konan tüm acı reçeteleri de itirazsız kabul edecek, kendisine verilen ilaç ve serumlara razı olacaktır.

Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupa Birliği olarak bildiğimiz emperyalist pakt, dikkat edilecek olursa her zaman aynı stratejileri izleyerek hedeflerine ulaşma iradesini göstermektedir. İster geçmişte olsun, ister günümüzde (ve isterse gelecekte) ele geçirilmek, sömürülmek istenen ülkeler ekonomik olarak uydu haline sokulmakta, teknolojik olarak bağımlı yapılmakta ve nihayet siyasi açıdan da kukla idareler iş başına getirilerek denetim altına sokulmaktadır. Bu nedenle, salt siyasi bakış açılarıyla veya siyasi eleştiri ve planlamalarla bir yerlere varmaya çalışmak, ters gidişlere çözüm üretmeye kalkmak havanda su dövmekten öteye gitmeyecektir. Yaşadığımız ve her geçen gün biraz daha katılaşan gerçekler de bunu açık bir şekilde ortaya koyuyor.

Çıkış yolu

Demek ki antiemperyalist mücadelede öncelikli hedef ekonomik bağımsızlık, ekonomik güç kazanımları olmalıdır. Evet ama bu nasıl olabilir? Özellikle şu anki -işin içinden çıkılmaz gibi görünen- sevimsiz ortamda bu nasıl olur da başarılabilir?

Bu önemli soru, aslında temel olarak son derece açık ve anlaşılabilir bir yanıtı beraberinde getiriyor: Ülkemizin doğal kaynaklarının ve insan gücünün (ancak sadece beden gücü değil, özellikle beyin gücü) tam randımanla kullanılabilir hale getirilmesi kısa sürede çok şeyi değiştirebilir. Bunun başarılabilmesi ise ulusal nitelikli siyasetçinin, bilim adamlarının ve sanayicilerin tam koordineli önderliğini gerektirmektedir. Bu koordinasyonun (ulusal medyanın -ki bunun oluşturulması da gerekiyor- da katkılarıyla) atacağı adımlar, dalga dalga yayılabilir ve emekçi-köylü yığınlarını da akıntıya katarak bir sele çevrilebilir. Önemli olan nokta uygun stratejilerin belirlenmesi ve ulusal strateji (ki bunun yokluğunun acısını çekiyoruz) kapsamında bütünleştirilmesidir. Şayet bu bir kere başarılabilirse, elde edilen bütünlük kısa sürede meyvelerini vermeye başlayacaktır.

Bunu biraz daha açalım: Her şeyden önce ulusal bir kalkınma stratejisine gerek bulunmaktadır. Ne var ki geçmişteki tüm iktidarlar (elbette mevcut iktidar da dahil) bunu gözardı etmişler ve biraz da ‘günü kurtarmak endişesiyle” dışa bağımlı politikalar üretmişlerdir. Ne var ki burada sadece faturayı siyasilere çıkarmak doğru olmayacaktır. Ülkemizin şu anki berbat durumundan sanayici (tamamı olmasa da), aydınlar ve bilim adamları da büyük ölçüde sorumludur. Geçmişte yapılan ve hala da yapılmakta olan büyük hataların ve bir ‘büyük ulusal strateji”nin bir türlü oluşturulamamasının sonuçları kukla yönetimler, teslimiyetçi politikalar, dolar ve mafya ekonomileri, hortum ve talan düzenleri, Amerikan mandacılığı olarak ortaya çıkmaktadır. Sağlıklı bir bilim politikasının oluşturulamaması ve bunun sonucunda da doğal kaynaklarımızın ve insan gücünün verimli kullanılamaması bugünkü tabloyu meydana getirdi. Kanımca bunun birkaç temel nedeni var:

Batı hayranlığı ve kendi gücüne güvenmeme

1.Anlamsız bir Batı hayranlığı ve yaygın aşağılık kompleksi. Bu oldukça uzun bir konudur. Fakat özetle şunu söyleyebiliriz: Onyıllardır insanımıza hep ‘Batı ileridir, medeniyet ve bilim-teknoloji oradadır, biz Asyalılar bir şey yapamayız, üretemeyiz. O nedenle Amerika’yı yeniden keşfetmenin bir anlamı yok, Batı ne üretiyorsa satın alalım, patent getirelim, teknoloji ithal edelim ve böyle bir yöntemle kalkınalım” düşüncesi işlendi. Bunun sonucu olarak ulusal sanayi oluşturulamadığı gibi (ne yazık ki sanayimizin büyük bir bölümü dışa bağımlı, patent satın alarak üretim yapan, AR-GE faaliyetlerine gereken önemi bir türlü veremeyen bir durumdadır), ulusal kaynaklardan, üniversitelerden, genç ve yetenekli beyinlerden yararlanılamadı. Oysa gerçekte bu sav, yani ‘biz bir şey beceremeyiz” düşüncesi temelden yanlıştı. Eğer doğru olsaydı Rusya, Kore, Çin, Japonya gibi Asya ülkelerinin bir türlü kalkınamayıp ‘Batı’nın paçasına yapışıp yukarı tırmanmaya çabaladıkları”nı görecektir. Ne var ki tüm bu ülkeler bugün dünya ekonomisinde çok büyük bir paya ve gelişen teknolojik ortamda inanılması güç bir konuma sahiptirler. Biz doğal kaynakları ve insanımızı doğru dürüst kullanmayı beceremedik, hepsi bu. Ülkemize yararlı olabilecek binlerce beyin ne yazık ki, bugün Amerika ve Avrupa’ya hizmet ediyor. Dev yeraltı ve yerüstü rezervlerimiz ise kapasitelerinin oldukça altında değerlendiriliyor.

2.’Biz yaparsak iyi yapamayız, eloğlu zaten yapıyor, ne diye uğraşalım, gidip satın alalım olsun bitsin” zihniyeti. İşte bu düşünce de hiçbir anlama ve mantığa uymayan tuhaf bir aşağılık kompleksinin ve ‘tembelliğin” ürünü olup, ulusal bilim ve teknoloji altyapısının oluşturulamamasının en temel nedenlerinden biridir. Yanlış anlaşılmasın, buradaki ‘satın alma” olgusunu sadece hazır teknolojinin ithali anlamında kullanmıyorum. Buzdolabı, TV, otomobil, vb yapıyoruz, kendi markamızı yapıştırıyoruz üzerine, ama etiketine dikkatle bakacak olursak bir yerlerinde mutlaka ‘filanca ülkenin filanca markasının lisansı ile ülkemizde üretilmiştir” yazıyor. Peki ne bu? Bunun adı ‘klasik adıyla” montaj sanayidir, başka bir şey değil. Aynı mantık ile yine güya uçak yapıyoruz, gemi yapıyoruz, bilgisayar, vb yapıyoruz. Ve hepsinin bir yerlerinde ‘filanca lisans ile yapılmıştır” yazıyor. Böylece yıllar yılı kendi kendimizi kandırdık, hala da kandırıyoruz... Ama Japonya, Kore, Çin ve diğerleri böyle yapmadı. O nedenle de bugün herbiri kendini kanıtlamış durumdadır. Biz ise ABD’nin, AB’nin kuyruğuna takılmakta aradık çözümleri. Burada biraz dikkatli düşünmek gerekiyor.

3. Tarım ve hayvancılığın küçümsenmesi, çözümün ‘teknolojik kalkınma”da aranması. Bu temelden yanlış zihniyetin meyveleri, ne yazık ki tarım ve hayvancılığın ortadan kaldırılması, teknolojide ise ‘sıradan bir yerlerle” yetinilmesi oldu. Özetle ne adam gibi sanayileşmiş bir ülke olabildik, ne de bilimsel tarım-hayvancılık yapabilen bir ülke. Oysa gerek aklın yolu, gerekse doğal kaynaklarımızın üstünlüğü, ülkemizin dünyanın sayılı tarım ve hayvancılık merkezlerinden biri olmasını -ama elbette ki aynı zamanda bir teknoloji ülkesi- gerektiriyordu. Bu yolla, eğer ulusal bir strateji uygun esaslara oturtulmuş olsaydı inanılması güç bir kalkınmışlık ve zenginlik düzeyine ulaşılabilirdi. Bilimin ve tarım-hayvancılığın nitelikli bir sentezi Türkiye için en uygun kalkınma yolu olacaktı.

4. Bilimsel çözümler yerine sadece siyasi kriterlerin ön plana çıkarılması. Bu yanlışlık da birçok olumsuz sonuçlar doğurmuştur. Gelişen dünyaya ayak uyduramayıp, bilimsel gerçeklerin, sosyal ve kültürel olguların arka plana atılarak sahneye ucuz siyasi söylemlerin çıkarılması en büyük hatalardan biri oldu. İşin aslına bakacak olursak gelişmemiş tarım kültürlerine özgü bir siyaset mekanizması ile bir yerlere varmaya çalıştık. Rant ekonomileriyle, borsa hokkabazlıklarıyla, görkemli ama içi kof siyasi söylemler ve bol keseden atılan nutuklarla, ‘yap-işlet-devret” gibi bir takım ucubelerle, davul zurnalı seçim konvoylarıyla ‘köşeyi dönmeye” çalıştık, ama olmadı. Bilime sadece sözde değer verip, günlük hayata uygulamayı başaramayan toplumlar -işin acı gerçeği- bunu başarabilenlerin peşine takılmaktan başka bir şey yapamıyorlar.

Ulusal Niteliğini Kaybeden Eğitim ve Savunma

5. Ulusal nitelikli eğitim ve yayın politikalarının bir türlü oluşturulamaması ve üniversitelerin gerçek birer bilim merkezi olacağı yerde ‘liselerin devamı” gibi bir kimliğe bürünmesi. Elbette ki değerli bilim adamlarımız ve kaliteli üniversitelerimiz var. Ama bunları değerlendirmeyi ne derece başarabildik? Ve bunları ne derece özenilir hale getirdik? Yoksa insanlarımızı bilim ve teknolojiye, güçlü ulusal tarım ve sanayi politikalarına çekeceğimize ‘star olmaya” veya ‘manken olmaya” hatta ve hatta ‘mafya patronu” olmaya mı özendirdik?

6. Ulusal nitelikli savunma politikalarındaki yetersizlikler ve teknik altyapının tam anlamıyla kurulmaması. Bu sorun da yukarıda saydıklarımızdan daha az vahim sonuçlar üretmedi. Ve yine benzer özellikler taşıması nedeniyle de ulusal bir savunma teknolojisi oluşturulamadı (birkaç kuruluş hariç). Gayet doğal olarak büyük ölçüde dışa bağımlı, satın almaya yönelik bir savunma politikası düzenlenmiş oldu ve ‘zincirin zayıf halkalarından” biri olarak kalakaldı. Silahını ve savunma teknolojilerini yabancı ülkelerden satın alan (veya onların patentiyle üretim-montaj yapan) hiçbir ülke sesini çok yükseltemez.. Tersine sesini yükseltenlerin altında ezilir, büzülür. Bu gerçekleri de kabul etmemiz gerekiyor. Topunu, tankını, gemini Amerika’dan, Almanya’dan, Fransa’dan alırsan, onların isteklerine öyle her canın istediği zaman karşı gelemezsin. Onların sana dayattığı politikalara (buna yıkıcı, bölücü politikalar da dahil) itiraz edemez ve gerektiği zamanlarda sesini yükseltemezsin.

Demek ki işler sadece sığ siyasi yaklaşımlarla çözülecek gibi değil. Daha doğrusu çağın gereklerini görmezden gelen, halkı sadece oy deposu olarak kabul eden, sürü gibi gören zihniyetlerle bir yere varılamayacaktır. Sözü fazla uzatmadan yapılması gerekenleri özetleyelim:

Çözüm: Ulusal güçlerin birliği ve ulusal hükümet

Siyasi bazda öncelikli olarak yapılması gereken şey, ulusal siyasi güçlerin toplanarak bir araya gelmesi, iç ve dış politika alanlarında neler yapılması gerektiğini ayrı bir platformda ele alırken, diğer bir platformda da ulusal bilim, sanayi ve enerji politikalarını oluşturabilmesidir. Ayrıca bu yollara açılan ulusal eğitim ve yayıncılık (günümüzde artık yayıncılık eğitimin önemli bir parçası haline gelmiştir) planlamalarının yapılmasıdır. Elbette ki tüm bunlar ele alınır ve birbirine entegre edilirken diğer yandan da ABD-AB eksenli, teslimiyetçi yaklaşımların elimine edilmesi ve gelişmekte olan (ve geleceğin tartışmasız güç ve denge merkezi haline gelecek olan) Avrasya hareketine düzenli ve mantıklı bir yaklaşımın sağlam temellerinin atılmasına dair temel stratejiler oluşturulmalıdır. Bunlara ek olarak gerçekçi ve asıl tehditleri görebilen (ki ülkemiz için başta ‘Batı” kaynaklı çeşitli tehdit unsurları söz konusudur) ulusal savunma stratejisinin temelleri atılmalıdır. Sonuçta ortaya çıkacak olan tablo, geleceğin Türkiye’sinin yolunu açacak olan ve bizi Amerika Birleşik Devletleri-Avrupa Birliği bazlı emperyalizm merkezinin sıradan bir uydusu olmaktan kurtarması beklenen ‘büyük Türkiye stratejisi”dir. Bu noktada esasen söz konusu olan şey bir tercihten başkası değildir: Ya emperyalizmin sıradan bir uydusu olmayı kabullenmek, ya da silkinerek (ve bu yoldaki tüm zorlukları da kabullenerek) kendimize gelmek ve ‘Batı” ile ‘Doğu” arasında temel direk görevini gören, uluslararası saygınlığa sahip, tarım ve sanayide öncü bir ülke konumuna yükselmek.

Enerji

Bu noktada tartışmasız bir gerçeği görmemiz ve kayıtsız şartsız kabul etmemiz gerekmektedir. Bu gerçek, yazımızın başında üzerinde önemle durduğumuz ‘güçlü ulusal ekonomi” gerçeğidir. Ekonomide atılması gereken teknik adımlar ulusal menfaatleri gözeten ekonomistlerin ve bilim adamlarının işidir, fakat gerçeği görmeye çalışırken, kalkınmanın lokomotifi demek olan ulusal ekonominin yolunu açacak olan esas unsuru mutlaka idrak etmeliyiz. Bu unsur ‘enerji”dir. Günümüz dünyasında kavga-kıyametın başta petrol olmak üzere enerji kaynaklarını ele geçirmek için kopmakta olduğunu asla unutmamamız gerekmektedir. Amerika Birleşik Devletleri bir yandan gayet aktif ve açık bir şekilde ‘menfaatleri gereği” dünyadaki enerji kaynaklarına odaklanır (ve bu amaçla her geçen yıl savaş sanayini -ABD için ‘savunma” yerine ‘savaş” demek daha doğru olacaktır- daha da beslerken) ve sudan bahanelerle gözüne kestirdiği ülkelerin topraklarını işgal ederken, diğer yandan da alternatif enerji kaynakları üzerinde yoğun bilimsel araştırmalar yapmaktadır. Bu durum AB için de geçerli olmakla birlikte, AB ülkelerinin daha pasif çalıştığını ve askeri çözümlere (ki bu tür uygulamaları ister istemez ABD’ye bırakmaktadır) yaklaşmaksızın, politik ve teknik esaslara dayalı stratejiler geliştirmekte olduğunu görmekteyiz.

Ortada açık bir gerçek var: Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere, emperyalizm yaklaşık bir yüzyıldır dünyanın tüm petrol ve gaz rezervlerini tüketiyor. Söz konusu tüketim, küreselleşme (yani kapitalizm ve emperyalizmin daha teknik yöntemlerin de kullanımıyla birlikte dünyayı sarıp sarmalaması) ve ‘Amerikan türü demokratikleşmeler” geliştikçe daha da artmaktadır. Esasen kapitalizmin ve elbette ki emperyalizmin yaşaması ve daha da gelişmesi için enerji her şeyin başı, bir anlamda kalbidir. Enerji olmazsa hiçbir şey olmaz, taş devrine geri dönülür. Kendi içinde de (doğası gereği) kavgalı olan kapitalist Batı emperyalizmi yaşamını sürdürebilmek için var gücüyle dünyanın enerji kaynaklarını tüketmeye ve denetim altında tutmaya mecburdur. Gerek ‘Büyük Ortadoğu Projesi” gibi dışı çiçeklerle süslü ama içi kan ve petrol kokan stratejiler, gerekse bilimsel, politik, endüstriyel çabalar enerji kaynakları üzerine odaklanıyor.

İçinde bulunduğumuz koşullar ve gerçekler emperyalist Batı’nın metodlarını kullanarak enerji kaynaklarını denetim altına almamızı kesinlikle mümkün kılmamaktadır. Ülkemizin yaşamakta olduğu ekonomik darboğaz, istesek bile (en azından şu aşamada) büyük bir kalkınma hamlesini başlatacak enerji yatırımlarının önünü tıkamaktadır. Artık neredeyse sokakta adım atmak veya duvara çivi çakmak için bile IMF’den izin almakta olduğumuz şu günlerde, ulusal stratejiler oluşturmakta son derece isteksiz olan, teslimiyetçiliği ulusal menfaatler açısından tek yol olarak gören niteliksiz siyasi iktidarları da hesaba katarsak, ‘alışılagelmiş metodlara dayalı” fakat kalkınmacı enerji politikalarına yönelmek son derece zordur. Açıkçası ‘parayı veren düdüğü çaldığı” için, ne kadar paran varsa o kadar petrol, o kadar doğalgaz alabiliyorsun. Paramız da olmadığına göre satın alabildiğimiz enerji ancak günlük gereksinmelerimizi (otomobillerimize binip pikniğe gitmek de dahil) karşılayabilecek düzeyde kalıyor. O halde ne yapılabilir?

Yanıt son derece basit, ve bunu gerçeğe dönüştürebilmek de hiç zor değil. Tüm yapılması gereken, öncelikle yukarıda saydığımız hamleleri başarabilmek ve geniş perspektifli ulusal bir çerçeveyi oluşturabilmektir. Bunu, özellikle de dar boğazı aşabilmek açısından da son derece gerekli olan ‘alternatif enerji politikası”nın saptanması izlemelidir. ‘Enerji yoksa hiçbir şey yok” felsefesini baz alarak, sadece petrol, hidroelektrik ve doğalgaz gibi klasikleşmiş enerji kaynaklarına yönelmek artık akıllıca değildir. Bırakalım ABD ve AB petrolün peşinde koşmaya devam etsinler. Biz bir yandan Avrasya ülkeleriyle de çeşitli işbirliği projelerini (ekonomik, bilimsel ve endüstriyel) geliştirirken, öte yandan da oluşturulacak ulusal büyük enerji stratejisi kapsamında alternatif enerji politikalarını geliştirmek zorundayız.

Bu alternatiflerin başında güneş enerjisi, rüzgar enerjisi ve Bor, Hidrojen kaynaklı (enerji hücreleri bazlı) enerjiler geliyor. Kısa ve orta vadede doğalgaz önemini koruyacaktır. Ne var ki, petrole dayalı enerji politikalarına orta ve uzun vadede ‘artık terkedilmesi gereken” olgular olarak bakabilmeye kendimizi alıştırmalıyız. Bununla birlikte, ülkemiz sınırları içindeki petrol rezervlerinin bulunması (ve yeni kuyular açılması için) daha kapsamlı araştırma faaliyetlerine devam edilmesi da gereklidir. Bununla birlikte nükleer enerji kısa ve orta vadede ülkemizi daha da dışa bağımlı hale sokacağından asla düşünülmemelidir. Gerek büyük çevre kirliliği ve potansiyel radyasyon riskleri nedeniyle, gerekse (ülkemizde hemen hiçbir şekilde nükleer enerji ve teknolojisine yönelik bilimsel ve teknik altyapı olmaması nedeniyle) bizi emperyalizmin kucağına daha da atacak olması nedeniyle nükleer santral projelerine yüz verilmemesi gerekiyor. Nükleer enerji teknolojisinin dünyada sadece birkaç ülkenin tekelinde olduğunu kesinlikle aklımızdan çıkartmayıp, ileride kurulabilecek bir (ya da birden fazla) nükleer santralin ‘astarının yüzünden pahalı çıkacağını” mutlaka görmeliyiz.

Bu noktada TÜBİTAK gibi (ne yazık ki bugüne dek fare doğuran dağ olmaktan öteye gidememiştir) kurum ve üniversitelerin maddi güç ve nitelikli personelle (bilim adamları ve araştırmacılar) takviye edilerek ulusal enerji politikalarına yönlendirilmesi son derece önemli olacaktır. Ülkemizin çok uzun bir süre boyunca, en azından kendine yetecek ve saptanacak olan ulusal stratejileri büyük ölçüde besleyecek düzeyde, son derece önemli enerji potansiyellerine sahip olduğunu artık görmenin ve klasik (ve son derece pahalı, üstelik çevre kirliliğine de yol açan) enerji kaynaklarını ‘dinozor adayı” olarak kabul etmenin zamanı çoktan geldi ve geçiyor bile. Güneş, rüzgar, hidrojen, hidroelektrik ve doğalgaz bazlı enerji projeleri, geleceğin güçlü Türkiye’sini inşa etmeyi eğer gerçekten istiyorsak, emperyalizmin uyduluğunu her anlamda reddediyorsak mutlaka başvuracağımız kaynaklar olmalıdır. Dışa bağımlı olmayan, ucuz ve verimli enerji kaynakları geleceğimizi aydınlatabilir.

Teknolojide dışa bağımlılığı alt etme

Bununla birlikte, kesinlikle önem verilmesi gereken temel nokta, geçmişte ve halen günümüzde de yaptığımız gibi ‘dışa bağımlı teknoloji transferi” hastalığından bir an önce kurtulmaya bakmamız olmalıdır. Üniversitelerimizde yetişen beyinleri (daha iyi bir gelecek vaadettiği için) yurt dışına kaptırmaktan, yurt içinde kalanları da ‘pazarlamacı” veya ‘kalite kontrol” ya da ‘satış mühendisi” olmaktan kesinlikle kurtarmalıyız. Bu insanlar kesinlikle ulusal stratejinin en önemli maddelerinden biri olması gereken ‘ulusal bilim ve sanayi”nin yaratıcıları ve geliştiricileri haline getirilmelidir. Böylece yukarıda saydığımız gelecek vaadeden ucuz ve yerli enerji kaynaklarını, emperyalizme para kaptırmadan kullanıma açmayı başarabiliriz. Topraklarımız içinde akan suyu, esen rüzgarı, bol miktardaki güneşi ve madeni enerjiye çevirmek ve sonuçta gerçek anlamda kalkınma ve zenginleşmeyi başarabilmek için neden yabancıya para ödeyelim? Neden, ‘biz yapamıyoruz, çünkü kendimize güvenimiz yok... o nedenle gelin bize siz kurun ve bizde kullanabilelim...” düşüncesinden vazgeçmeyelim?

Hukuk ve adalet reformu, denizcilik, demiryolları

Ayrıca bunların başarılabilmesi için vergi, hukuk ve adalet reformlarının da (fakat göstermelik ve/veya belli bazı grupların çıkarına olan bazı düzenlemeler değil) mutlaka yapılması gerekmektedir. Talan, kara para, mafya ve hortum sistemleri çalışmaya devam ettikçe, dibi delik bir kovayı suyla doldurmaya çalışmaya devam edeceğiz demektir. Bu deliğin mutlaka kapatılması gerekir. Öte yandan ulusal menfaatlerin gerektirdiği ulaşım ve sanayi altyapılarının kurulması, karayoluna dayalı düşük verimli nakliyecilik saplantısından mutlaka vazgeçilmesi de olmazsa olmazların başında geliyor. Üç tarafı denizlerle çevrili olan bir ülkenin denizciliğe yüz vermemesi, yüksek standartlara (nicel ve nitel olarak) sahip deniz ticaret filolarına sahip olmaması utanç vericidir. Keza en ekonomik ulaşım ve nakliye sistemi olan raylı taşımacılık (yani tren ve metrolar) ne yazık ki günümüze kadar ihmal edildi ve halen de ediliyor. Trencilikte devrimi sadece ‘Ankara-İstanbul arası hızlı tren”den ibaret görür ve demiryolu uzunluğunu en az beşe katlamaz, çekici ve vagon sayısını (ve kalitesini) azamiye çıkaramazsak ülkemiz kamyon ve otobüs cenneti (yoksa cehennemi mi?) olmaya devam edecektir. Dikkatli olmamız gerekiyor: ABD ve AB ülkelerinin çok büyük bir kısmında demiryollarının insan ve yük taşımacılığındaki payı yüzde 20-30’ların altına inmemektedir.

Emperyalist ülkelerin bizzat kendileri en ekonomik (fakat konforlu) ulaşım yollarını kullanırken, bizim gibi uydulara da bolca kamyon, otobüs ve otomobil (veya patentlerini) satıyorlar, karayollarını teşvik ediyorlar. Bunu asla göz önünden ayırmayalım.

Unutmamalıyız ki emperyalizm ile mücadele için güç gerekir. O güce de kendi kaynaklarımız ve yaratıcılığımızla ulaşmak zorundayız. ‘Batı”nın teknolojisini kullanarak bir yerlere varamayacağımız ortadadır. Ancak kendi ayaklarımız üzerinde durabildiğimiz sürece emperyalistlerin paçasına tutunarak ayakta kalma gibi bir kompleksten kurtulabileceğiz ve emperyalizm ile mücadelede başarılı olabileceğiz.

Yoksa havanda su dövmeye, ABD ve AB’nin iki yüzlülüğüne katlanmaya, her türlü dayatmalarına boyun eğmeye devam edeceğiz. Gerçek budur”

(Aziz Evliyaoğlu)

Bu İçerik 511 Kez Görüntülendi

Politika Üye Listesi