Şavşat Duvar Gazetesi Tarih

Gürcülerin Tarihi - I

Tetri Şavşeteli

Gürcüstan topraklarında ilk insan toplulukları ’Milyonlarca yıl önce bugünkü Kafkasya hemen hemen tümüyle denizle kaplıydı. Uzun süre içinde deniz yavaş yavaş çekilerek yerini karalara terk etmeye başladı. Sonuçta Kafkas zirvesi, öteki sıra dağla yüzeyde görülmeye başladı. Giderek Kaspi (Hazar) Denizi Karadeniz’den koptu. İki deniz arasında Kafkasya Boğazı oluştu.

Yüksek dağların ortaya çıkmasından sonra buzul çağı başladı. Önceleri buzul kütleleri dağ eteklerine değin iniyordu. Sonra buzul kütleleri giderek doruklara doğru çekildi. Karaların ortaya çıkmasının ardından bitkiler ve canlılar görülmeye başladı. Ardından insanlar da ortaya çıkmakta gecikmedi. Bugün Gürcüstan’da bu ilkel insanların izlerine bolca rastlanmaktadır. Yukarı İmereti, Aşağı İmereti, Samegrelo, Aphazeti, Trialeti bu izlerin bolca bulunduğu yöreler arasındadır. Sohumi kenti yakınlarında bulunan ilk insan izleri Kafkasya’da ve eski Sovyet topraklarında bulunanların en eskisidir. Bu ilk insanların barınaklarına çoğu kez kaya oyuklarında rastlıyoruz. Burada yaşayan ilk insanlar ağır iklim koşullarından, korkunç doğa olaylarından ve yabanıl yırtıcı hayvanlardan korunmak için genellikle mağaraları seçmişlerdir.

O zamanların doğası günümüz doğasından çok farklıydı. Ormanlar daha sık, ağaçlar ve diğer bitkiler daha iri, akarsular daha kabarıktı. Bitkiler ve canlılar arasında o tarihlerden bu yana çok değişiklikler oldu. Örneğin, o çağlarda bir tür mağara ayısı yaşıyordu. Artık günümüzde bu tür ayının soyu tükenmiştir. O çağların canlılarından daha birçok tür günümüze değin gelememiştir. Buna karşılık günümüzde birçok yeni bitki ve canlı türemiştir.”

İlk insan toplulukları
’İlk insan gelişmemiş ve aciz bir yapıya sahipti. O, ne toprak işlemesini bilir ne de evcil hayvanlara sahipti. Onun besinini sadece bitkisel ürünlerle av aletleri oluştururdu. Silahları pek ilkeldi. Doğa karşısında savaşmak için yeterli güce sahip değildi. Çakmak taşı ve volkanik minalar (opsit) parçaları, sivri uçlu kemik parçaları, ağaç sopalar onun başlıca silahlarıydı. Taşı, kemiği yine taşla yontup keskinleştirmeye, biçimlendirmeye çalışıyordu. Böylece kemsi, delme, kazıma aletleri meydana getirmeye uğraşıyordu. Bunlar arasında tahralar, nacaklar, baltalar geniş yer tutmaktaydı. Bu tür kaba alet ve silahların kalıntılarına bugün Batı Gürcüstan’da çokça rastlanmaktadır. Özellikle Haragouli yakınlarındaki ‘Devis Hvreli” mağaralarında.

İnsanlar ilk çağlarda küçük topluluklar halinde yaşıyorlardı. Av silahlarının yetersizliği, güçlü av hayvanlarına karşı onları toplu avcılığa yöneltmişti. Diğer bazı işleri de kolektif olarak yapıyorlardı.

Elbise olarak basit ilintilerle oluşturulmuş hayvan derileri ile örtünülüyordu.

Toprak kap kacak henüz icat edilmemişti. Henüz oymaklar oluşmamış, dilleri de gelişmemişti.

Bu ilkel insan toplulukları dünyanın başka kıtalarında olduğu gibi Gürcüstan’da da ateşten yararlanmayı öğrenmişlerdi. Bu döneme Paleolitik (eski taş) Çağı adı veriliyor. İnsanlar zamanla silah ve araç gereçlerini geliştirdi. Toprak işleme işine el attılar. Yavaş yavaş kültürel yaşam çiçeklenmeye başladı. Ardından Neolitik (yeni taş) Çağı dönemine girildi.”

Etnik toplumların oluşumu

’Paleolitik Çağ’dan Neolitik Çağ’a geçiş arasında binlerce yıl geçti. İnsanlar yavaş yavaş taş yontma, biçme, cilalama işini öğrendi. Çakmak taşına nazaran, işlemesi daha kolay bazalt taşından büyük baltalar yontup kovanını delmeyi ve ağaçtan sap takmayı keşfettiler. Keski ve testere gibi aletleri geliştirmeyi başardılar. Giderek ilkel avlanma silahlarının yerini ok yay almaya başladı. Okların ucuna çakmak taşından, sonraları da kemikten uç takmayı akıl ettiler.

Zamanla silah ve alet yapan ustalar yetişti. Atölyeler ve iş yerleri açıldı.

Taş baltalar, testereler, keskiler, burgular ağaç işleme işinde daha iyi işe yarıyordu. Kap, kacak, kar kızağı, su sandalı ve barınaklar gibi gereksinimler artık ağaçtan yapılmaya başlandı.

Neolitik Çağ’da insanlar ağaç kabuk ve dallarından sepet örmeyi, toprak ve balçıktan kap kacak yapmayı, basit örgü işlerini de öğrendi. Şimdi Paleolitik Çağ’a nazaran insanoğlu doğaya karşı savaşta daha bir güç kazanmıştı. Avlanma işi kolaylaşmış, doğanın acımasızlığı karşısında direnç kazanılmıştı.

Avcılık sayesinde insanoğlu yabanıl hayvanları evcilleştirmeyi de keşfetti. Önce köpek, ardından geyik, keçi, koyun, domuz, inek evcilleştirildi. Önceleri evcilleştirilen bu hayvanların gücünden yararlanılıyordu. Sonra onları sağmayı, süt elde etmeyi de öğrendiler.

Ardından insanlar toprak işlemeyi de öğrendi. Sivri uçlu ağaç sopalarla, ilkel çapalarla toprağı kazıyor, arpa, buğday, darı gibi tahıl türlerini ekiyorlardı.

İmereti’de, Samegrelo’da, Raça-Leçhumi’de, Aphazeti’de, Odişike’deki kazılarda Neolitik Çağ’a ait alet, edevat örnekleri ile bunların yapıldığı atölye kalıntıları bol miktarda elde edilmiştir.

Neolitik Çağ’ın getirdiği yeni olanaklar insanların daha iyi beslenip gelişmesi, çoğalmasına olanak sağladı. Artık aileler kalabalıklaşmış, yavaş yavaş köy birimleri oluşmaya başlamıştı. Köyler çoğaldıkça oymaklar oluşmaya başladı. Giderek bu oymaklar ayrı yarı diller geliştirmeye başladı. Böylece bu çağ insan toplulukları İLKEL TOPLUM DÜZENİ yaşantısına adım atmış oldu.”

Gürcü oymakları arasında ilkel toplum düzenine geçiş

’Başka toplumlarda olduğu gibi Gürcü toplumu da ilkel toplum düzeni aşamasına ayak bastı.

Kartvelilik (Gürcülük Şuuru)

Gürcü toplumu değişik kardeş topluluk elementlerinin katılımıyla meydana geldi. Kartvelien gruplar: Kratlar, Megreller-Ç’anlar ve Svanlar’dır. Bu gruplar kendi aralarında da birtakım boylara ayrılır. Kartlılar, <Kahlılar, Pşav-Hevsurlular, Mtiul-Mohevliler, İmeretililer, Guryalılar, Raçvelliler, Leçhumlular, Acarlar, Meshler, Cavahlar, Şavşlar, Klarclar Kartvel boyunu oluşturur.

Bu boyların özelliklerine ait işaretler günümüze değin korunabilmiş olmakla beraber artık yok olma sürecine girmiştir. Kartvel boylarının birbirleriyle kaynaşmaları çok eskilere dayanır. Orta Çağ Gürcü insanlarının bir devlet çatısı altında toplanması ve ortak edebi dil yaratması bu kaynaşmayı hızlandırdı. 19. Yüzyıl ikinci yarısına doğru Gürcü birliği daha bir sağlam bağlarla birbirine kenetlendi. Gürcülük şuuru daha bir belirginleşmeye başladı. Bunun sonucu olarak kültürel ve ekonomik yaşam daha bir canlılık ve ivme kazandı. Gürcüstan’da geçmişte hiçbir zaman bu derece olumlu başarıya ulaşılamamıştı. Bu sayede bölgesel Gürcü lehçeleri önemini hızla yitirip Gürcü edebi dili çerçevesi içine girmeye başladı. 19. yüzyıl sonlarına doğru Gürcü insanının eski köhnemiş geleneksel yaşam biçimi çağdaş sosyal yaşam biçimiyle yer değiştirdi.

Gürcü toplumu günümüz koşullarına ulaşmak için uzun, tarihi bir yol kat etmek zorunda kaldı. İlkel toplum düzeninden zamanımıza değin geçen süre içinde sayısız gelenek ve alışkanlıklar terk edildi. Terk edilen geleneksel alışkanlıkların izlerine Gürcü dilinin gizemli derinliklerinde ve bazı Dağlı Gürcü boyların yaşantılarında ve maddesel kültür kalıntıları arasında rastlıyoruz.”

Dilsel kalıntılar

’Örneğin, Gürcü dilinde ilkel toplumsal düzeni çağlarından günümüze değin gelmiş teknik bir terimin izine rastlıyoruz. ‘Margvla’, ‘Margili’. Magrili sivri uçlu bir ağaç toprak kazma aygıtıdır. Bununla çalışmak eylemi ‘Margvla’dır. Bu aygıt çok eskilerde, özellikle sebze, meyve dikimi ‘Rgva’ işinde kullanılırdı. Şimdi bu sözcük sadece mısır ya da diğer sebze türlerini çapalama anlamında kullanılmaktadır. Megrel Dili’nde ‘Bergi’ çapanın adıdır. ‘Bargva’ ise çapalama anlamındadır. ‘Libarice’ Svan Dili’nde toprak kazımak, ‘Liberge’ ise çapalamak anlamındadır. İki ayrı lehçe olan Megrel ve Svan dilinde söylenen bu sözler aynı anlamı taşımaktadır.

Çok eski çağlarda Gürcü boyları birbirinden günümüzdeki kadar uzak değildi. Kartça, Megrel-Ç’anca ve Svanca da birbirinden bu denli farklı değildi.”

Ana ve baba soylarının oluşumu ve gelişimi

’Gürcüler yerleşik düzene geçtikten sonra özel ‘Sahli’ (Ev)lerde yaşamaya başladı. Sahli’nin Megrel-Ç’ancası ‘Ohori’dir, Svancası ise ‘Lalhor’ ya da Lahor’dur. Kalabalık hane halkı ana başından akraba olup birlikte bir çatı altında yaşardı. Hane halkı ‘Tem, aileler topluluğu da ‘Tom’ (oymak) yani akraba topluluğu oluştururlardı. Tem’ler ve Tom’lar yerleşik yaşam sürerdi. Onların başlıca uğraşları toprak işçiliği idi.

Önceleri sebze, meyve üretimi, sonraları tahıl üretimi geliştirildi. Bu tür işleri evin reisleri olan kadınlar organize ediyordu. Evin reisi kadına Gürcü Dili’nde ‘Diyasahlisi’ adı verilirdi.

Hanenin tüm problemlerinden bu kadın sorumluydu. Ana soy köküne bağlı aile sistemi (Anaerkil, Maderşahi) Gürcü toplulukları arasında sağlamca kök saldı. Halk ilişkilerinde ve gelenek-göreneklerinde derin etkiler yarattı. Gürcü Dili’nin bugünkü sözcük dağarcığında o çağlardan kalma bir deyime rastlıyoruz. ‘Gutnis deda’ (Sapanın anası). Bu deyimin anlamı gösteriyor ki, o dönemde toprak sürme, ekme işi kadın işlerinden biriydi. Sonraki çağlarda hayvancılık ve askeri hizmetlerin zorunlu hale gelmesi erkeğin önemini artırdı. Böylece ‘Diyasahlisi’ deyimi ve geleneği yerini ‘Mamasahlisi’ (Ataerkil, Pederşahi) sistemine bıraktı. Ailelerin bağlı bulunduğu Tom (oymak)ların halk tarafından seçilmiş birer meclisi olurdu. Bu meclislerin başında da bir yönetici ve yardımcıları bulunurdu.

Gürcü topluluklarında o çağlarda özel mülkiyet yoktu. Topraklar oymak adına işlenir, ürün aralarında bölüştürülürdü.

Yine o çağlarda Gürcüler’de özel askeri güç de yoktu. Gerektiğinde ‘Eri’ toplanır, ordu oluşturulurdu. Eski Gürcüce’de Eri sözcüğü hem halkı ifade ederdi, hem de savaşçı askeri.

Yurttaşlar arasında henüz asiller ve avam yoktu. Bu nedenle halk arasında eşitlik, güven ve dayanışma sağlam temeller üzerine oturtulmuştu.”

Dağlı Gürcüler arasında ilkel toplumsal düzenin izleri

’İlkel kabile yaşam izleri dağlı Gürcüler arasında 20.Yüzyıl başlarına değin geldi. Ünlü Gürcü yazarlar Vaja Pşavela ile Giorgi Kazbegi Hevsur, Pşav ve Mohevi oymaklarının geçmişini edebi bir biçimde ele alıp yazdılar. Bunlar Rculi (inanç), gelenek, görenek, adalet, toplantı, kan gütme, büyük-küçük ilişkileri, ev sahibi-konuk ilişkileri, evlenme ve boşanma ilişkileri gibi sosyal saptamalardı.

Bu tür geleneksel izlere Svaneti’nin İnguri ırmağı başlarındaki yörelerde geçen yüzyıl sonlarına değin rastlamak mümkündü. Svaneti’de birkaç köyün birleşimine ‘Tem’ adı verilirdi. Bu temlerin başında Svan Dili’nde Luzor ya da Luhor denen yönetici meclisler bulunurdu. Luzorlar toplantılarına 20 yaşını doldurmuş her Svan erkeği katılabilirdi. Eğer bir ailede ergen erkek bulunmuyorsa o evden bir kadın temsilci toplantılarda yer alabilirdi. Halk kurultayları, meclisler oymakların tüm sorunlarını görüşür karara bağlardı. Meclisler aldıkları kararlarda kimseye karşı sorumlu tutulamazdı, hesap vermezdi; adalet işlerini de bu meclisler yürütürdü. Komşu Temlerle barış akitleri imzalamak, hırsızlık olaylarını yargılamak, vergi, angarya yazımı, Temden birinin başka temlerden bir kişiyi öldürmesi halinde karşı tarafa kan diyeti ödemek, Tem’e zarar veren kişi ya da ailelerin sınır dışı edilmesi, ev ve mülklerinin ateşe verilmesi, bu yetmiyorsa onlara ölüm cezası verilmesi gibi olayların görüşülüp karara bağlanması bu halk meclislerinin işleri arasındaydı.

Kendi oymağına ihanet edip başka bir oymak adına çalışmak, kendi Tem topraklarının tamamı ya da bir bölümünü başka Tem’lere bağlama çabaları, tanrıyı inkar etme gibi suçlar en büyük cezaları gerektiren suçlardan sayılırdı. Buna karşın halk meclisleri ölüm kararını nadiren alırdı. Bazen ölüm cezaları kişinin Tem dışına sürülmesiyle değiştirilirdi. Böyle ceza alan kişilerin artık hayatta hiçbir koruyucusu ve taraftarı bulunmazdı. Tem içinde suç işlemek pek yaygın değildi. Toplumsal kaidelere uyma ahlakı halkın ruhuna iyice nakşedilmişti.

Svan Temleri’nin başında bir ‘Mahvşi’ (amir) bulunurdu. Tem meclislerinin başı bu Mahvşilerdi. Mahvşiler halk oyuyla süresiz seçilirdi. İyi yöneticiliği kanıtlayan Mahvşiler yaşam boyu makamlarından indirilmezdi. Aksi halde Mahvşiler halkın oyuyla görevden azledilebilirdi. Mahvşi seçilebilmek için olgun yaşta, deneyimli, bilgili, yürekli, iyi ahlaklı ve toplumunu seven, fedakar kişi olmak gerekti. Mahvşi seçimlerinde 20 yaşından büyük her Svan erkek ve kadını oy hakkına sahipti. Toplantı ve seçim gibi toplumsal etkinlikler için özel bir meydan hazırlanırdı. Toplantının yapılacağı bir görevli tarafından uzunca bir boru ile yüksekçe bir yerden halka duyurulurdu. Mahvşiler halka danışmadan kendi başlarına hiçbir karar vermezlerdi. Buna karşın halkın üzerinde çok büyük otoritesi bulunurdu. Mahvşi görüşülecek konuyu önce çevresindeki deneyimli, erdemli, güvenilir üyelerine danışırdı. Üyeler Mahvşinin önerilerini kabul ya da reddetmekte tamamen özgürdü. Alınacak karar en doğru ve halkın yararı yönünde ekseriyetle alınırdı.

Svanetya’da her Tem’in Mahvşiden başka bir de Morvar (yargıç heyeti) bulunurdu. Bu Morvar heyetinin de başı Mahvşilerdi. Dava tarafları yargıç heyetini sessizce dinler, verilen kararı itirazsız kabul ederdi.

Birkaç Tem (oymak)ın birleşmesinden ‘Hev’ler, ya da ‘Heoba’lar (derebeylikler) oluşurdu. Svaneti’de bu tür derebeyliklere ‘Svanetis Ertobili Hevi’ ya da ‘Svanetis Bednieri Hevi’ yani (Svaneti Derebeyliği) ya da (Svaneti mutluluk vadisi) adı verilirdi. Oymaklar birliğinden oluşan bu Hevlerde de birer halk meclisi görev yürütürdü. Bu meclislerin üyeleri Temler’den seçilen temsilcilerden oluşurdu. Bu temsilcilere Svanca’da Çemili, yani gösterişli (azametli) adı verilirdi. Bazı özel halk meclisleri toplantılarına ise Temler’e bağlı tüm ailelerden birer temsilci katılırdı. Svanların Rus işgalcilerine karşı aldıkları 1875 yılındaki ayaklanma kararı böylece tüm aile temsilcilerinin katılımıyla alınmıştı.

Her Svan insanı her koşulda kendi oymak nizamlarının, şeref, haysiyet ve çıkarlarını korumakla yükümlüydü. Böyle hallerde düşmanlarla çatışmakta asla tereddüt edemezdi. Bu fedakarlığa karşı bağlı bulunduğu Tem onun her türlü hak ve hukukunu garanti ederdi. Evi, mülkü yanan her Tem mensubunun zararı karşılanır, hane başından toplanan yiyecek, giyecek vb. gereksinimler zarar uğrayanın imddına yetiştirilirdi. Yanan ev ya da mülk kolektif olarak yeniden inşa edilirdi. Kimsesiz yaşlıların, yetimlerin, yoksulların hastaların yiyeceği, giyeceği, Tem tarafından karşılanırdı. Bazen sıkıntı içinde olduğu anlaşılan başka Temlerin insanlarına da yardımda bulunulurdu. Temler ya da kişiler arası küskünlük böyle hallerde dikkate alınmaz, yardım esirgenmezdi. Svan Temleri arasında zamanla özel mülkiyet edinme arzusu kendini göstermeye başladı. Bu nedenle ortak mülkiyet haklarına saldırılar görülmeye başladı. Daha ilerici mülkiyet tarzı gündeme getirildi. Bu yenileşme, devrim hareketleri dağlık kesimlerde daha geç tarihlerde kendini gösterebildi.

Svanlar’da ve diğer dağlı Gürcü oymaklarının sosyal yaşamlarında görüldüğü gibi çok eskilerde henüz sınıfsal bölünmelerin ve modern devlet sistemlerinin Gürcüstan’da bilinmediği ortaya çıkmaktadır.”

İlkel toplum düzeninin bozulması, sınıfsal birliklerin ve yeni devlet düzeninin yapılanması

Madeni silah ve aletlerin keşfi

’Gürcü insanının ilkel toplum düzeni yaşam biçimi zamanla değişime uğradı. Ülkeye metal silahlar girip tanındı. Önce bakır, sonra pirinç ve en sonunda da demirden yapılmış silahlardı bunlar. Gürcü oymakları metal eritme ve işleme sanatını epey erken çağlarda kavrayıp öğrendi. Bu sayede Gürcü oymakları arasında madeni silahların yaygınlaşması da epey erken tarihlere dayanır.

Pirinç ve özellikle demir madeninden yapılan alet, edavat insan yaşamına ve üretim sahasına büyük kolaylıklar ve bolluk getirdi. Böyle bir metal alete sahip olanlar doğa karşısında artık daha güçlü, daha başarılıydı. Bu sayede Gürcü toplumu eskiye nazaran daha becerikli, daha refah yoluna girmiş oldu. Bu iyiye gidiş kısa zamanda nüfus patlamasına ortam hazırlamış oldu.”

Özel mülkiyet portresi

’Halk içinde yavaş yavaş özel mülkiyet görülmeye başladı. İlk özel mülkiyet araçları alet, edevat oldu. Alet, edevat önceleri halkın kendisi tarafından üretilip kullanılırdı.

Eski Gürcüce’de alet, edevata ‘çurçeli’ denirdi. Eski Gürcüler’in ilk ve en önemli özel varlıkları işte bu ‘çurçeli’den ibaretti. Bu nedenle sonraki tarihlerde ‘saçurçle’ (Hazine) anlamına gelmeye başladı. Kıralların ve zengin kişilerin servetlerini, ziynetlerini sakladıkları yere de ‘Saçurçle’ adı verildi.”

Sanat ve ticaret hareketlerinin gelişmesi

’Madeni alet, edevat ve silah yapımı herkesin harcı işlerden değildi. Bazı kişiler bu iş için özel eğitim görüp uzmanlaştı. Uğraşıların geçim kaynağı haline getirdi. Yaptıkları silah ve aletlerin canlı hayvan, erzak, zahire ya da başka eşyalar karşılığı takas ediyorlardı. Zamanla başka sanat dalları da türeyip gelişti. Değirmen taşı yontucuları, toprak kap kacak ustaları, maden kazıyıcıları, kaya tuzu çıkarıcıları yeni sanat ve sanatkarlar arasında sayılabilir.İnsanlar bir yandan evcil hayvanlar üretiyor, öte yandan yeni olanaklarla toprak işleyiciliği yapıyorlardı. Hayvan üreticileri madencilere, madenciler tuzculara, tuzcular başka ihtiyaç maddelerine gereksinim duyuyorlardı. Bu nedenle zamanla canlı ve hareketli bir takas pazarı doğdu. İnsanlar böylece sanat ve ticaret yaşamına ilk adımlarını atmış oldu. Eski çağlarda Gürcüler’in uzak dış ülkelerle bile alış veriş yaptıkları bilinmektedir.”

(Gürcüstan Tarihi, Nikoloz Berdzenişvili,Simon Canaşia, İvane Cavahişvili,s. 35, Sorun yayınları)

Paranı icadı

’İlk zamanlar alış veriş yukarıda da değindiğimiz gibi takas usulü ile yapılıyordu. Sonra para icat edildi. Paranın öyküsü değişik ülkelerde değişik öykülere bağlanır. Gürcüler arasında ise ilk yıllarda para birimi olarak ‘inek’ esas alınmıştı. Alınacak mal inek değeriyle ölçülür, denge bulunmaya çalışılırdı. Mal eğer tam bir inek değerinde değilse eşya sahibi üste verip inek değerini tamamlardı. Gürcüstan’da Hevsur bölgesindeki insanlar bu inek değer birimini 19.yüzyıla değin kullana geldi. Bu yüzden inek sürüleri zenginlik sembolü sayıldı. İnekler zamanla özel mülkiyet kapsamına sokuldu.”

Köleliğin doğuşu

’Ticaret yaşamının başlamasıyla insanlar, hareketlendi. Eşya üretenler, maden çıkaranlar, kaya tuzu çıkaranlar, topraktan ürün elde edenler daha çok iş üretmek için daha fazla insan gücüne gereksinim duymaya başladı. Evlerinde bu güçten yoksun olanlar piyasalardan bulmaya yöneldiler. Bunun en kolay ve ucuz yolu da yabancı toplumlardan esir elde etmekti.

Zenginlik elde etmek ya da başka nedenlerle toplumlar arasında sık sık çarpışmaların eksik olmadığı bu çağlarda savaşanlar karşılıklı birbirinin adamlarını esir alıp götürüyorlardı. Tkve (Tutsak), yani canlı odam elde etmek bir nevi zenginlik elde etmek anlamındaydı. Evinde insan gücüne gereksinimi olanlar bu esirleri hayvanlar gibi ağır işlere sürürdi. Buna Gürcüce’de ‘Mona’ (köle) ‘Monatmplobeluri’ (Kölelik sistemli idare) deniyordu.”

Sosyal dengelerin bozulması

’Kölelik sistemi insanlar arasında sosyal dengesizliğe yol açtı. Köle sahibi kölesini bir hayvanmış gibi görmeye başladı. İsterse kölesini pazarda bir hayvan gibi satabilir, isterse öldürebilirdi. Bunun için kimseye hesap vermek zorunda değildi. Köle sahibinin yanı başında yaşayan yoksul ve kölesiz insanlar giderek daha güçsüzleşti. Kölecilik modası alıp yürümüştü. O kadar ki, yoksul insanlar varlıklılardan ödünç istedikleri zahire, eşya vb. gibi gereksinimler karşılığı borç ödenene değin onlara geçici köle olmayı kabule zorunlu kaldı. Borçlarını uzun süre ödeyemeyenler ise artık gerçek anlamda birer köle durumuna düştü.”

(Gürcüstan Tarihi, Nikoloz Berdzenişvili,Simon Canaşia, İvane Cavahişvili,s. 36, Sorun yayınları)

Devletin oluşumu

’Varlıklı insanlar silah, alet edevattan başka kalabalık hayvan sürüleri, geniş araziler ve daha başka mülkler de edindi. Bundan sonra kölelerle sahipleri arasında düşmanlık, nefret, intikam tohumları yeşermeye başladı. Köle sahiplerinin kölelerine karşı davranışları çekilmez zulüm düzeyine çıkmıştı. Aşağı tabakadan olan yoksul halk yavaş yavaş köle haklarını gündeme getirip bunu savunma savaşına girdi. Köleler artık körü körüne boyun eğmekten vazgeçip fırsat buldukça kaçıp kurtulma çareleri aramaya başladı. Bu durum köle sahibi varlıklıların bir dayanışma organizasyonuna girmelerine yol açtı. Kölelere ve onların koruyuculuğuna soyunanlara karşı silahlandılar. Giderek silahlı adamlar edinip savaşçı gruplar oluşturdular. Sonra da silahlı güçlerle halk oyuyla seçilmiş ilkel idarecilere karşı saldırıya geçtiler. Silah gücüyle ‘Beylik’ ve ‘Kırallık’ makamları icat edip oturdular.

Bunların kurup sahiplendikleri makamlar sonraları miras yoluyla geleneksel biçimde çocuklarına, torunlarına geçer hale getirildi. Buna da Dinasti (Hanedan) adı verildi. Bu beyler ve kırallar ilkel halk idarecilerini ortadan kaldırdı. İnsanlar arasında eşitlik ve adaleti altüst ettiler. Çeşitli makamlar icat edip başlarına kendi adamlarını tayin ettiler. Kanunlar çıkarıp, hapishaneler kurdular. Beylerle kırallara ters düşen insanları bu hapishanelere doldurdular. Kendi özel silahlı birliklerinden başka halk içinden topladıkları gençlerden ordular kurdular. Bu iyi eğitilmiş, iyi silahlanmış orduyu çevredeki düşmanlarına karşı da kullanmaya başladılar. Özel mülklerini bu silahlı adamlara koruttukları gibi başkalarının mülklerini de bu güçlerle elde edip daha da büyümeye çalıştılar. ‘Devlet’ denen bu yeni idari yapılanma böylece ortaya çıkmış oldu.

Monatmplobeluri (Köle idaresi) idare sistemi yerini daha güçlü daha otoriter sisteme terk etti.”

Gürcü oymaklarının akrabalık ilişkileri Hattiler ve Subariler

’Gürcü toplumu en eski Önasya yerli toplumlarından biridir. Yaklaşık 6000 yıl kadar önce Önasya’nın geniş toprakları üzerinde ve güney Avrupa’nın Balkanlar, Apenin ve Pirene yarımadalarında aynı soydan gelen halklar yaşamaktaydı. Bu halklar çok erken çağlarda büyük kültür merkezleri oluşturdular. Önasya toprakları insanlık aleminin kültürel beşiği halini aldı. İlk çivi yazısını Önasya halkları icat etti. Tarımcılık, el sanatları ve sanatçılar en önce burada çiçeklendi. İlk devlet organizasyonu da doğal olarak burada oluştu.

Önasya halklarının zenginlik ve refah yaşantısı öteden beri geri kalmış uzak ülke insanlarının ilgi ve arzularını kabartıyordu. Bu göçebe toplulukların saldırıları sonucu yerli halkın toprakları daralmaya yüz tuttu. İsa’dan önce 2000 yılları başlarında Önasya yerli halklarından Hattiler ve Subarlar en üst gelişme düzeyinde yaşıyorlardı. Gürcü Halkı’nın ilk ataları işte bu Hatti ve Subariler’dir.”

Hattiler ve Subariler

’Hattiler’in yurdu Küçük Asya’daydı. Başkentleri M.Ö. 3000 yıllardaHattusi (Hattuşaş)tı. Bu ad devletin kurucusu Hatti ya da Hitit’ten geliyordu. Hattiler’in komşuları olan Subariler bu ülkenin doğusu ve kuzeyini, Mezopotamya’dan Kafkas doruklarına değin ellerinde tutuyorlardı. Subariler’in güney bölgeleri Huri adıyla anılıyordu.

Bu ülkeler M.Ö. 3000 yıllarından bu yana önemli devlet ve kültür geleneklerine sahipti. Ancak biz bu halkları M.Ö. 2000 yıllarında Önasya’da liderlik mücadelesine girdikten sonra daha iyi tanıyıp izleyebiliyoruz. Bu mücadeleden önce Hititler galip çıktı. M.Ö. 18. yüzyıllarda Hitit Kırallığı tarihinin en parlak dönemine ulaştı. Aynı yüzyılın sonlarında ise liderlik Subariler’in eline geçti. Subariler bu tarihten sonra askeri devrimler gerçekleştirdiler. Bu devrimler sonucu hafif yapılı, iki tekerlekli at koşulu savaş arabaları icat edilip kullanıma girdi. Çağa göre pek ileri silahlar olan metal silahlar demirden yapılmaya başladı. O tarihlerde demir işleme sanatı yörede sadece Güney Karadeniz’in dağlık bölgelerinde biliniyordu. Subari askerleri bu modern silahlar sayesinde ülkelerinden epey uzaklara değin uzanabiliyordu. M.Ö. 17. yüzyıl içinde Subariler Mitanni Kırallığı’nı kurdu. Tüm doğu ülkelerini bir bir ellerine geçirip Asurlular’ı da birkaç yüzyıl hakimiyet altında tuttular. Sonra Mitanniler Suriye’yi de ele geçirip çok uzaklardaki Mısır’la da başarılı savaşlar yürüttüler. Bugün çivi yazılı tabletlerden öğrendiğimize göre, M.Ö. 2000 yılları başlarında bir Asyalı halk Mısır’ı işgal etmiş, at koşulu iki tekerlekli savaş arabalarını bu ülkeye de sokmuştu. Mısırlılar atı ilk kez bu savaşta tanımışlardı. Bilim adamlarının kanaatine göre bu savaşın kahramanları Subariler’den başkası değildir.

Hattiler M.Ö. 14-13.yüzyıllarda yine doğu ülkelerinin kültür ve politik merkezi durumuna yükseldi. Bu yıllarda Hattiler ülke sınırlarını doğu yönünde Mezopotamya’ya, güney yönünde Suriye’ye değin genişletti. Bu onların Mısır’la liderlik yarışının işaretiydi. Hattiler M.Ö. 14.yüzyılda Mısır’ı dize getirip Suriye’ye el koymayı başarmışlardı. Hattiler savaşçılıklarıyla ünlü oldukları kadar diplomaside de ünlüydüler. M.Ö. 1278 yılında Hatti Kıralı Hattuşil 3. Mısırlılar’ı yenilgiye uğratıp Paraon’la barış ve dostluk belgesi imzaladı. Bu anlaşmaya ait dokümanlar günümüze değin gelmiş, uluslar arası hukuk ilkelerine örnek olmuştur.

M.Ö. 13.yüzyıl sonlarına doğru doğu halkları arasında büyük hareketler başladı. Bu karmaşa ve badire sonunda Hitit Kırallığı’nın yıkılmasına neden oldu. Hatti ve Subari toplulukları bundan sonra birçok küçük beylikler halinde parçalanmış oldu.”

Kültür, İdeoloji ve Devletçilik

’Çağın ölçülerine nazaran Hatti-Subari ülkesi gelişmiş bir tarım ülkesiydi. Bu halklar kültür bitkilerinin yetiştirilmesi konusunda insanlık alemine emsalsiz hizmetler verdi. Hatti-Subari ülkesi tarım üretiminin anayurdu durumuna ulaştı. Bağcılık, şarapçılık, evcil hayvan yetiştiriciliği Hatti-Subari insanlarının başarılı uğraşları arasındaydı.

Bu ülkede metalurji işleme sanatı da yüksek gelişme düzeyine erişmişti. Pirinç, demir, bakır, tunç gibi metalik üretim Hatti-Subari insanlarını zengin etmişti. Bu topraklarda elde edilen bakır, demir, gümüş ve daha birçok maden bazen hammadde olarak yurtdışına da ihraç ediliyordu. Hatti-Subariler’in yabancı ülkelerle olan ticaret yaşamı yalnızca bunlarla sınırlı değildi. Daha birçok değişik mamul ve yarı mamül mallar da bunlar arasındaydı.

Mısır’da savaş arabaları yapımında kullanılan Arki (Betula) ve İpni keresteleri Subari ülkesinden sevk ediliyordu. Bu ağaç türleri Subari topraklarının güney sınırlarından sonra artık yetişmiyordu. Bazı araştırmacıların saptamalarına göre Subariler Mısır’a hazır, imal edilmiş savaş arabaları da ihraç ediyorlardı.

Hatti-Subari maden ocaklarında üretilen hammadde daha çok iç gereksinimleri karşılamada kullanılıyordu. Madeni el sanatları bu ülkede yüksek düzeylere çıkmış, bu sahada birçok sanatkar yetişmişti.

Maden, toprak, ağaç ya da başka maddelerden yapılmış eşyalar çeşitli çukurtma (oyma), kabartma yazı ve figürlerle süsleniyordu. Hatti Subari heykelcilik örnekleri de günümüze değin gelebilmiştir. Hatti-Subari sanat eşyaları üzerinde çeşitli hayvan figürleri sıkça görülür. Bunlardan mitolojik yaratıklar (arslanbaşlı, kuşbaşlı, insanlar, arslan, öküz, balık, akrep, kanatlı güneş diski figürleri de sıkça görülür. Subarili sanatkarların elinden çıkma toprak kap kacak Önasya ülkelerinde emsali bulunmayan sanat yapıtlarıydı. Hatti-Subari yapıcılık örneği evler (Hilani’ komşu ülkelerde de tutulup aynı adla yaygınlaşmıştı. ‘Hilani’ deyimi bize Gürcüce’deki ‘Hulo’yu çağrıştırmaktadır. Hulo bir Gürcü ev tipidir. Subari el sanatları çevre ülkelere değin yayılma göstermişti. Sonunda Yunan ülkesine değin uzandı.

Hatti-Subari ustaları kendi totemlerini de sık sık çızgiye dökerdi. Bu ülkede Anatanrı ‘Tanrıça” güneşti. Erkek olan Fırtına Tanrısı, Güneş Tanrıça’nın eşi olarak kabul edilirdi. Bunların birçok çocukları olmuştu. Hepsi de birer tanrıydı. Hatti ülkesinde en çok saygı gören ‘Bereket ve bitkiler tanrısı Telefinu’ idi. Bazı doğa varlıkları Hatti ülkesinde çok saygı görürdü. Dağlar, akarsular kutsal varlıklardı. Hatti tanrıları genellikle kaplan, öküz, dağ dorukları gibi kutsal varlıkların üzerinde resmedilirdi.

Tanrılar değişik dua ve efsunlu sözlerle kutsanırdı. Hatti söylenceleri arasında Telefinu için söylenmiş şöyle bir öykü vardır: Bereket ve bitkiler tanrısı Telefinu bir gün ortadan kaybolur. Doğa alemi buna üzülür, sararıp solar ve ölür. Tanrılar ve insanlar kıtlıktan açlıktan sıkıntılara düşer. Telefinu’yu arayıp bulmak için hep birlikte yollara dökülürler... Bu öykü ünlü Hatti öykülerinden biridir.

İkinci Hatti öyküsü de Fırtına Tanrısı’nın canavarlarla savaşını anlatır.

Hatti-Subari toplumu iki türlü yazı biçimine sahipti. Birincisi Çivi yazısı, diğeri de Resim, yani hiyeroglif yazı biçimiydi. Edebiyat sahasında Tarih ve Hukuk konuları pek gelişmişti. Dünya edebiyatına mal olmuş Gılgamış Destanı hiyeroglif yazı sistemi ile kaleme alınmıştı. Bu epos Önasya kültür dünyası zemininde pek eski çağlarda meydana gelmişti. Bu emsalsiz şiir Tanrı-Adam Gılgamış’ın kahramanlık öyküsüdür. Gılgamış ülkesinin zafere ulaşması ve adının ölümsüzleşmesi için kahramanlık gösterileri yapar. Gılgamış vahşi adam Enkidu ile dost olur. Ayrılmaz iki dost güçlerini birleştirerek yeni kahramanlık gösterileri yapar. Çöl arslanlarıyla boğuşur, onları yener. Sonra derin, karanlık ormanlar içinde bulunan aşk tanrıçasının sarayı önünde nöbetçilik eden yenilmez güçteki ‘Hunbabayı’ da yenip tanrıçaya ulaşırlar.

Hatti-Subari ülkeleri köle sistemli idareye sahipti. Eski anaerkli gelenekler de güçlü biçimde kendini gösteriyordu. Hatti Kıralı yüksek Güneş Tanrıça’nın kölesi sayılırdı. O güneş kültünün hizmetçisbi durumundaydı. Buna karşın Hatti Kıralları çevrelerindeki diğer ülkelerin kıralları arasında liderlik iddiasını güderlerdi. Kendilerine Büyük Kıral ya da Kırallar Kıralı unvanını yakıştırırlardı. Bunun dışında Hatti kıralları kendilerine Benim Güneşim sıfatını yakıştırırlardı. Bize kadar ulaşabilen Hatti belgelerinden anlayabildiğimiz kadarıyla onlar ‘Benim güneşim şu şu işleri başardı” diye övünüyorlar. Hatti kıralları despotik kırallar değildi. Ülkelerini saray meclisiyle birlikte yönetirlerdi. Kıralların eşleri tahtın yanı başında oturur, idari işlerde söz sahibi olurlardı. Hatti ülkesinde kadınlara saygı önemliydi.

Hatti ülkesinde birçok ibadethane, mabudlar, dini kuruluşlar vardı. Bu kuruluşlar geniş mülkler, sayısız zenginlikler edinmişlerdi. Bu nedenle ülke idaresinde güçlü rol oynuyorlardı.

Hatti adalet sistemi diğer doğu ülkeleri adalet sistemlerinden daha insancıldı. Ölü cezası yalnızca ağır suç işleyenlere verilirdi. Hatti adalet sistemi kasıtlı suçlarla kaza suçlarını birbirinden ayırır, ceza tayininde bunu göz önünde tutardı.

Hatti kanunları ve diğer belgeler ülkede köle sayısının yüksek olduğunu göstermektedir.”

Pirinç Çağı’nda Gürcüstan

’Hatti-Mitanni Kırallığı döneminde Kafkasya yöreleri Hatti-Subari soyundan insanlarla meskûndu. Bu halk topluluğu pirinç madeninden yapılma silah ve araç gereç kullanıyordu. O çağlarda Hatti-Subari kültür merkezleri anlaşıldığına göre daha güneylerde yoğunlaşmıştı. M.Ö. 2000 yıl sonlarına doğru kültür etkinlikleri Kafkasya’da, özellikle bugünkü Gürcüstan topraklarında hızla gelişti. Gürcüstan topraklarının bağrı eski Gürcü atalarının el emeği eşyalarla doludur. Bu eşyaların bir kısmı ölülerle birlikte gömülmüş, bazıları gömü altında kalmıştır. Toprak altında kalmış eşya ve hazineleri araştırma ve inceleme işi bugün sürdürülmektedir. Gürcü arkeologlar kazı olanağını cumhuriyet döneminde ancak elde ettiler. Mshetada, Kolheti çukurunda Trialeti’de yürütülen geniş çaplı kazı çalışmalarından sayısız değerli malzeme eldi edilmiştir. Bulunan malzemeler Gürcü toplumunun maddesel kültürünün sessiz şahitleridir.

1936-39 yılları arasında Trialeti’de yürütülen kazı çalışmaları sırasında değişik zamanlara ait birçok mezar açılmıştır. Bunlar arasında korgan tipi mezarlar dikkate değer önemli yapılardır. Bu korganik mezarlar M.Ö. 2000 yılı sonlarına aittir. Bazılarının genişliği 100-175 metrekareye ulaşan bu mezarların çağın rütbeli zenginlerine ait olduğu zannedilmektedir. Mezarın birinde dört tekerlekli bir ağaç arabaya rastlandı. Bu mezardaki ölünün araba üzerinde toprağa gömüldüğü anlaşılmaktadır. Bu ölüyle birlikte altın, gümüş, pirinç resimli toprak eşyalarıyla araç gereç ve süs eşyaları da gömülmüş. Madeni süs eşyaları, renkli boncuklar, firuz gibi değerli taşlar kakılmış üzerleri kabartma bitki figürleriyle, hayvan ve insan resimleriyle süslenmiştir. Söz konusu eşyalar insanı hayrete düşürecek derecede yüksek sanat eserleridir. Bu eserler çağın Gürcü insanının yüksek yaşantısı ile sanat yeteneğini gözler önüne sermektedir.

M.Ö. birinci bin yıl başlarında Gürcüstan’da iki ayrı stilde kültür yaşamı gelişmeye başladı. Bunlar Batı ve Doğu Gürcüstan’a özgü stillerdi. Bu çağ Pirinç Çağı idi. Bu çağda silah, araç gereç ve bazı ev eşyaları pirinç madeninden yapılıyordu. Bu iki ayrı bölgesel kültür Gürcü ülkesinin doğu-batı gibi iki bölgeli ülke olduğunu gösterir.”

(Gürcüstan Tarihi, Nikoloz Berdzenişvili, Simon Canaşia, İvane Cavahişvili, s. 41, Sorun yayınları)

Batı Bölgesel kültür çevresi

’Bu kültürün sınırları tüm Batı Gürcüstan’ı, Kuzey Kafkasya’nın Terek boyu dağlık bölgelerini, Çoruh boylarını, Karadeniz’in güney kıyı boylarını kapsıyordu. Bu sınırlar içinde kalan topraklar sonraki tarihlerde Kolheti adıyla anılıp tarihte yerini aldı.

Eski Kolh pirinç kültürü gelişmenin doruğuna çıkmıştı. O çağlara ait tarım araçlarından çapalar, nacaklar, Batı Gürcüstan’da günümüze değin formunu korumuştur. Oraklar, hayvan donatım eşyaları, at donatım takımları (dizginler, eğerler), sanatkarların el aletleri (biçme, delme, oyma) aletleri sayılabilir.

Aynı çağlara ait savaş araçları, süngüler, ok uçları, kamalar, baltalar, kamçılar, zincirler arasında Kolh Kültürü’nün simgesi haline gelmiş işlemeli, ornamentli savaş baltaları pek ünlü ve ilginçtir.

Kolh pirinç araç ve gereçleri için gerekli maden bugün de işletilmesi sürdürülen Çoruh Vadisi bakır ocaklarından temin edilirdi.”

Doğu Bölgesel Kültür Çevresi

’Bu bölgesel kültür sınırları Doğu Gürcüstan’da Alazani Irmağı karşı yakasından Savan gölü çevresine, oradan Aras Vadisi’ne değin uzanıyordu. Bugünkü Kartli Bölgesi ise doğu ile Batı Gücüstan kültür akımlarının buluşup deneyimlerini birbirine aktardıkları bir nokta idi. Gürcü Halkı burada kurulan pazarlarda doğu ve batı stili kültür materyallerini kolayca elde edebilme olanağına sahipti. Doğu Gürcüstan savaş araçları arasında ucu kentikli kılıçlar, yuvarlak ağızlı külünkler, geniş ağızlı ok uçları, uzun mızrak ağızları gibi özgün aletlerdi. Mazılarda o çağlara ait kalkanlar da bolca elde edilmiştir. Oklar ise insan boyundan uzun yapılmıştır.

Doğu Gürcüstan bölgesel kültür örneklerinden tarım araç gereçleri, sanatkar el araç gereçleri, harman düvenleri, baltalar, oraklar, bıçaklar, iğneler, şişler, yün eğirme kirmanları giyim eşyalarına kadar ait aksesuarlar (kemerler, tokalar, düğmeler, boncuklar kemer kancaları vb.) sözü edilmeye değer buluntulardır.

Bu bölgede bulunan ev eşyaları arasında ev eşyaları da önemli yer tutmaktadır. Bu dönem ev eşyaları kap kacak genellikle topraktan, kısmen de pirinç, gümüş ve altından yapılmıştır.

Doğu ve Batı Gürcüstan topraklarında bulunan Pirinç Çağı mezarlarında çok sayıda süs eşyasına da rastlanmıştır. Bunlar yüzükler, küpeler, bilezikler, bin bir çeşit boncuklar, hayvan figürlü oymalı, kakmalı kemer tokaları vb.dir.

Samtavro mıntıkasında yapılan kazılarda kemikten yapılmış müzik aleti (kaval) bulunmuştur.”

Gelişme Seyri

’Yukarıda (önceki sayfalarda, b.n.) maddesel buluntularını gördüğümüz eski çağlarda Gürcü toplumu artık toprağa bağlı yerleşik hayat yaşıyordu. Tarım ürünlerinden arpa, buğday, darı kalıntıları kazılar sırasında sıkça rastlanan bulgulardır. Aynı dönemlerde Gürcüstan’da bağcılık ve şarapçılık uğraşlarının da revaçta olduğu anlaşılmaktadır.

Bu dönemde hayvancılık da yaygındı. Koyun, inek, domuz, at, köpek başlıca evcil hayvanlardı.

El sanatları da yüksek düzeye ulaşmıştı. İyi yetişmiş ustalar bazen insanı hayrete düşürecek güzellikte eşyalar yapıyorlardı. Yukarıda sayılan el sanatlarına ek olarak yün ve keten dokuma bezleri, kilimler, abalar vb. de önemli yer tutmaktaydı. Bu çağ Gürcü insanları dört tekerlekli arabalar, faytonlar kullanıyorlardı. At koşul iki tekerlekli arabalar da savaş sırasında kullanılıyordu. Tüm bunlar gösteriyor ki, o dönem Gürcü insanları ustalık ve beceride yüksek düzeylere çıkmış, zevk sahibi insanlardı.

Gürcüstan’da en eski mimarlık örneklerini Megalitiler oluşturur. Megaliti Yunan dilinde Büyük Taş anlamındadır. Bu yapılar harçsız, kireçsiz, büyük yontma blok taşlardan yapılıyordu. Özellikle Doğu Gürcüstan’da bu tür Megalitik kale-kent ve saray kalıntılarına çokça rastlanmaktadır. Bu bölgede ayrıca dolmenlere, menhirlere, taştan mamul blok totem heykellere ve buna benzer eşyalara da bolca rastlanmaktadır.

Bu megalitik eserlerin Gürcü dilindeki adı Tsiklopuri’dir. Bu söz bu yapıların insanlar tarafından değil de mitolojik yaratıklar tarafından, yani Tsikloplar tarafından yapıldığını ima eder. Gürcü Halkı bu eserleri, Gmirta nakveti, Devta nasahlarebi, Kva katsebi gibi adlarla adlandırmışlardır. Bunların anlamı: Gizli kahramanların evleri, Dev evleri Taş adamlardır. Bu megalitik yapılar erken pirinç dönemine ait olmalı. Pirinç Çağı döneminde Gürcüler’in ataları epey uzak ülkelerle de alışveriş yapıyorlardı. Akdeniz ülkeleri, Mezopotamya , Suriye ve Mısır gibi ülkeler bunlar arasında sayılabilir. Bu dönemde pirinçten yapılmış halka biçiminde paralar kullanılıyordu.

Bu çağlarda kırsal alan halkı arasında varlıklı kesim türemiş köle sahibi beyler, ağalar çoğalmıştır.

Demirin işlenmesinden sonra varlıklılarla yoksullar, akıllılarla aptallar, güçlülerle güçsüzleri ayrışmaya başladı. Giderek bunlar arasında uçurumlar oluştu.”

M.Ö. 1. bin yıl ilk yarısında Hatti-Subari Devletleri

’M.Ö. 2000 yılı sonlarına doğru Ön Asya’da Asurlular güç kazanıp Hatti-Subari Devleti dağılma sürecine girdi. Ülke küçük beyliklere bölündü. Bu küçük beylikler Asurlu korkusuyla onlarla yoğun bir mücadeleye girdi. M.Ö. 11.Yüzyıl Asur Kaynakları Subarti ülkesinden ve bu ülkenin gururlu ve başeğmez halkından söz etmektedir. Bu çağ Hatti-Subari halklarından en güçlüleri Muşkiler’di. (Bugünkü Meshi Gürcüleri.) Mushiler sık sık Asur ülkesine saldırır topraklarını ele geçirmeye çalışırlardı. 9.yüzyıl kaynakları da Asur kırallarının sık sık Tuballar’la savaş halinde olduklarını bildirmektedir.”

Tuballar

’Tubal ülkesi Fırat suyu batısında 24 beylikten oluşan geniş bir ülkeydi. Kalabalık Tubal kentleri arasında en önemlilerinden biri Meliti kentiydi. Meliti, aynı adı taşıyan bir idari bölgenin merkeziydi. Asur kıralları Tuballar’la uzun ve ağır savaşlar yürütüyorlar, öte yandan da onlarla dostluk olanakları arıyorlardı. Tubal ülkesi altın, gümüş, bakır ve değerli madenlerle dolu zengin bir ülke idi. Tuballar yetiştirdikleri cins atlarla da ünlüydüler. Asurluları cezbeden Tuballar’ın bu zenginlikleriydi. Tuballar’ın ünü sınırlarını aşmış, Suriye, Filistin ülkelerine değin yayılmıştı. Onların adları Musa Peygamberin kutsal kitabı Tevrat’ta da anılmaktadır. Tuballar’ın adı Tevrat’ta Tubal Kaini olarak geçmektedir. Kaini sözcüğü demircilik, dövmecilik sıfatından gelmektedir. Aslen Subari kökenli olan bu halk demirci, dövmeci, madenci olarak tanınıp isim yapmıştı. Demir üretiminde de bu ülkeyle yarışacak çevrede başka bir ülke bulunmuyordu.

Demir, Subari toplumunun yaşamına M.Ö. 2000 yılı ortalarına doğru girdi. İlk zamanlar bu madenden silah, araç gereç yapımında faydalanılamıyordu. Savaş araçları ve diğer gereksinimler eskiden olduğu gibi pirinç madeninden yapılıyordu. Demirden yapılmış araçlar birinci bin yılın ilk yüzyıllarından itibaren görülmeye başlandı. Pirinç aletler yine de demirin yanı sıra kullanımını sürdürdü. Ön Asya’da demircilikle en ünlü ülke Subari ülkesiydi.

9. ve 8. yüzyıllar içinde Hatti-Subari toplumu demire bağlı teknik ilerleme sayesinde tekrar topraklarını toparlayıp ayağa kalkmayı başardılar. Kurdukları yeni ve güçlü birliğin adı Urartu idi.”

Urartu

’M.Ö. 9.yüzyıl içinde Tigrosi Irmağı ile Fırat başları, Van Gölü çevresi ve buna komşu topraklar üzerinde bulunan Hatti-Subari oymakları arasında Biayna ve Manalılar çok büyük gelişme gösterdi. Biaynalılar Van çevresinde yaşıyor, Manalılar onlara komşu bulunuyordu. 9.yüzyıl sonlarına doğru Biaynalılar Manalılar’a da hakim olup iki idari bölgeyi birleştirdiler. Bu birleşik kırallığın adına da Urartu dendi. Halkına ise Haldeliler adı verildi. Urartu ülkesi Kıral Menua ile oğlu Argişti çağlarında, yani M.Ö. 8.yüzyıl ilk yarılarında hızlı bir ilerleme gösterdi.

Kıral Argişti ülke sınırlarını Küçük Asya içlerine ve Kafkas zirvelerine doğru genişletmekte gecikmedi. Öte yandan Asurlular’a karşı da güçlü ordularıyla çetin savaşlar yapıp bu ülkenin Tigros ve Fırat suları başlarını ele geçirdi. Urartu artık Ön Asya’nın en güçlü ülkesi durumuna gelmişti. Haldeliler’un bu parlak dönemi, Argişti’den sonra tahta çıkan çocukları ve torunları zamanında da sürdürüldü. Ne var ki, 8.yüzyıl sonlarına doğru bir yandan sürekli Asur saldırıları öte yandan kuzeydoğudan gelen yeni, yabancı Gimmer (Kimmer) ve Skvitin (İskit) dalgaları önünde zayıflayıp gerileme dönemine girdi.”

(Gürcüstan Tarihi, Nikoloz Berdzenişvili, Simon Canaşia, İvane Cavahişvili, s.44, Sorun yayınları

Urartu Kültürü

’Urartu ülkesi Hatti_Subari kültür alanının bir bölümünde oturduğu için bu toplumun kültür özelliklerini yansıtır.Haldeliler de Hatti-Subariler gibi çivi yazısı kullanıyordu. Bu yazıyla yazılmış birçok tablet günümüze değin gelebildi. Haldeliler özellikle demir işleme işinde pek ileri gitti. Demir aletlerle kayaları oyup kale, sur ve saraylar inşa etti. Gürcüstan’da, Kür boyunda, Gori kenti yakınlarında bulunan mağara kent Uplistsihe bu mimarlık şaheserlerinden biridir.

M.Ö. 714 yılında Asurlular Urartu ülkesine saldırdı. Mana bölgesini ele geçirip yerle bir etti. Asur ordularına komuta eden Kıral Sargon bu sefer sırasında gördüklerini hayretle tabletlere işletti. Bu tabletler Urartular’ın kültürel ve ekonomik zenginliklerini dile getirmektedir.

Mana toprakları baştan sona sulama kanallarıyla donatılmıştı. Bu kanallarla akıtılan su bereketli ovalarda altın başaklı ekinleri suluyordu. Bayır arazilere ise develerin döndürdüğü çarklarla su ulaştırılıyordu. O kadar bereketli ürün alınıyordu ki, ambarlar dört mevsim ekinle doluydu. At meraları, otlaklar, çeşitli orman ağaçları, çınarlar, süs bitkileri, sarmaşıklar, iğne yapraklı süs ağaçları (Kviparos) çokça yetiştirilen ağaç türleriydi. Ülke baştan sona meyve bahçeleri, üzüm bağlarıyla doluydu. Sargon’un deyimiyle ‘Manalılar’ın bahçeleri yağmurlar kadar sık meyveler, üzüm salkımları veriyordu”. Sargon’un askerleri nefis Mana şarapları ile dolu tulumlarla boğazlarına kadar doymuşlardı.

Manalılar hayvancılıkta da ileri gitmişlerdi. Sığır, koyun, at sürüleri kırlarda bolca görülen manzaralardı. Sargon’un deyimiyle ‘Urartu ülkesinde Manalılar kadar iyi cins at yetiştiren başka bir topluluk yok.’ Manalılar çayırlardan başka özel tavlalarda da at besler onları savaş arabalarında kullanmak üzere eğitirlerdi. Bu ustalık Asurlular’ı hayrete düşürüyordu. Yine Asurlular’ın deyimiyle ‘Bu terbiyeli atlar savaş arabalarını çarpışmalar sırasında asla devirmez, zarar vermez’di. Urartu Ordusu’nun at gereksinimi Mana’dan giderilirdi.

Kana kent ve köyleri pek sıktı. Sargon’a göre, ‘Bu ülkenin kent ve kaleleri göklerdeki yıldızlar kadar sıktı’. Burada binalar taşla, pişmiş tuğla ile inşa ediliyordu. Arada ardıç kerestesi kullanılırdı. Kentler sağlam surlarla çevrilir, sur dışında hendekler kazılırdı. Surların üzerinde burçlar ve gözetleme kuleleri bulunurdu.

Yine Sargon’un deyimiyle, ‘Manalılar imece usulü çalışmalar sırasında birlikte şarkılar söyler, işe şevk katarlardı.’ Ne var ki, Asurlular bu şevkli yaşamı zehir edip onlara kılıç ve ateş getirdi. Manalılar sonuna değin çarpışmadan bir karış topraklarını düşmana asla teslime yanaşmazdı. Manalılar yüksek tepelere uzun kazıklar diker, düşman tehlikesi belirdiğinde bu kazık uçlarına ateş tutuşturarak çevreye ‘tehlike’ mesajı gönderirlerdi. Bu mesaj ‘Uyanın, hazırlanın ülkemizi düşmanlar bastı’ anlamındaydı. Ünlü Gürcü ozanı Şota Rustaveli poeminde buna benzer bir askeri sinyalizasyondan söz eder. O bir dizesinde ‘Savaşçılar duman çıkarır uzaklara gönderir’ diyor. Ancak zafer sayıca çok olan Asurlular’da kaldı. Ülke viraneye çevrildi. Halk kaçıştı, büyük bölümü kuzeye doğru çekildi. Bu tür kaçışlar, göçler o dönemlerde sıkça görülen olaylardandı.

Mana ülkesinde yaptıklarını tabletlere döktüren Asur Kıralı Sargon öğünerek şunları söylüyor: ‘Ben Sargon, çekirgeler kadar kalabalık askerlerimle Mana kentlerini doldurdum. Güzel evlerini yakıp kül ettim. Mana ambarlarında ağzına kadar dolu arpa, buğday, darı ürünlerini askerlerimle atlara, katırlara, eşeklere, develere yüklettim. Karargahımın çevresine dağlar gibi yağdırdım. Adamlarımı boğazlarına kadar doyurdum. Askerlerim yiyecekleri, Asur’a, evlerine götürmek için hazırladı. Manalılar’ın bağlarını, bahçelerini, ormanlarını baltadan geçirdim. İçme sularını tıkadım, kestim. Kestiğim orman ağaçlarını ateşe verdim, kül ettim. Onların 146 kentini yaktım, küle çevirdim. Duman kasırgaları gökyüzünü tuttu, güneşi kapattı’ diyor.

Sargon’a göre Manalılar kendi ülkelerine Subi adını veriyordu. Bu ismin eski Subari’den geldiği açıkça görülmektedir.”

(Gürcüstan Tarihi, Nikoloz Berdzenişvili, Simon Canaşia, İvane Cavahişvili, s.45, Sorun yayınları)

M.Ö. 7-6. yüzyıllarda Gürcüstan’a komşu devletler

‘Midia ve Persia : M.Ö. 7-6.yüzyıllarda Gürcüstan’a komşu ülkelerde büyük değişiklikler oldu. Eski kırallıklar yıkıldı, yerlerinde yenileri boy gösterdi. Bu sırada birçok halk kitlesi yerinden oynadı. Keşmekeş içinde değişik yörelere dağıldı. Bunların yeni işgal ettikleri toprakların yerlileri ya sürüldü ya da yeni gelenler tarafından özümlendi. Büyük bir kısmı ise kılıçtan geçirildi. Bundan sonra bu sahalarda işgalcilerle yerli halkın karışımından yeni halklar oluştu.

Urartu Kırallığı’na 7.yüzyıl sonlarında Midialılar tarafından son verildi. Sıra Asurlular’a gelmişti. Midialılar bunları da mahvedip ortadan kaldırdı. Böylece Midialılar 7.yüzyıl içinde Önasya’nın lideri ülke durumuna yükseldi. Fakat Midia otoritesi de uzun ömürlü çıkmadı. Kısa süre sonra liderlik tahtına Persiyalılar oturdu. Persiya Kıralı Kiros M.Ö. 550 yılında Mida ülkesini ele geçirdi. Yönünü Akdeniz’e doğru çevirdi. Sonunda Babil Ülkesi’ni de dize getirip kendine bağladı. Böylece muazzam bir Persiya Kırallığı meydana gelmiş oldu. Bu ülke Akamenid ülkesi olarak da adlandırılıyordu. Nedeni, Kiros ve onun yerine geçen hanedan kırallarının Akamenid soyundan gelmeleriydi.

İyonyalı Rumlar : M.Ö. 7-6.yüzyıllarda Küçükasya kıyı boylarındaki Yunan siteleri özel bir önem kazandı. Uzun süre önce Yunan kolonileri ülkelerinden göçüp Ege kıyılarına yerleşmişti. Yunan oymakları arasında en önemlileri İyonyalılardı. Kıyıboyu kentlerinin ve Milet’in kurucuları bunlardı. Milet, Önsaya Rumları’nın ve kentlerinin en önemlilerinden biriydi. Hindistan’dan çıkıp batıya doğru uzanan doğu aleminin en büyük ticaret yolu Milet liman kentinde son buluyordu. Yunanlar Küçükasya topraklarına ayak bastıktan sonra buralardaki eski yerli Hatti-Subari kültürünün etkisi altında kaldı. Ege kıyı kentlerinde özellikle de Milet kentinde Yunan bilimsel ve edebi yazmacılığı ve el sanatları kurulup geliştirildi.

Altıncı yüzyılın sonlarına doğru Küçükasya Rumları da Pers idaresi altında girdi.

Skvitinler (İskitler) ve Sarmatlar : M.Ö. 7-6.yüzyıllarda Kafkasya ve Kuzey Karadeniz bölgelerinde Skvitinler (İskitler) ve Savromatlar (Sarmatlar) ön sıraları tutuyorlardı. Skvitinler yaşadıkları topraklar; tuna ile Don nehirleri arasında uzanıyordu. Don Nehri’nin doğusunda kalan topraklar ise Savromatlar Ülkesi idi. Skvitin ve Savromat adları tek etnik grubu ifade eden adlar değildi. Bu ülkelerin nüfusu çeşitli halkların karışımından meydana geliyordu. Gürcüler’e akraba olan Çerkes ve Çeçen halkları ve bazı diğer Kafkasya yerli toplulukları da Skvitin topluluklarından sayılıyordu.

Aynı yüzyıl içinde Skvitinler en güçlü dönemlerini yaşıyordu. Yeryüzünde kendisinin bir emsalinin bulunmadığını iddia eden Pers Kıralı Darius Skvitinleri boyunduruk altına almayı kafasına koydu. Muazzam ordularıyla Skvitin ülkesine saldırdı. Fakat bu saldırı ona ağır bir yenilgi tattırdı.”

(Gürcüstan Tarihi, Nikoloz Berdzenişvili, Simon Canaşia, İvane Cavahişvili, s.47, Sorun yayınları)

Karadeniz kıyı boylarında Yunan yerleşim birimleri

‘Kafkasya ve Gürcü toplumlarının pek eskilerden bu yana Ege havzası halklarıyla ticaret ilişkileri bulunuyordu. Yeni gelen yunanlar da açılmış olan bu eski yoldan yürüdü. Alışveriş işleri o derece canlanıp genişledi ki, Yunan tüccarları Karadeniz kıyı boylarında sürekli Pazar yerleri kurma gereği duymaya başladı. Bu maksatla kıyı boylarına binalar, rıhtımlar, Pazar yerleri, konutlar gibi yapılar kurdular. Yunan kolonileri arasında en çok Pazar yeri kuranlar Miletoslu Rumlar oldu.

Gürcüstan kıyılarındaki Yunan yerleşim noktaları. Pazisi (Poti, Pasidi), Dioskuria (Sohumi), Pitiunda (Biçvinta) kısa zaman içinde birer liman kenti olup çıktı. Pazisi ya da Pasidi bugünkü Poti’nin yakınında, Dioskurias, Sohumi yakınlarında, Pitsunda da Biçvinta’nın yerinde, yani Bzipi Irmağı’nın denize döküldüğü noktadaydı. Buradaki Yunanlar’ın birinci uğraşları ticaretti. Gürcüstan’da ve tüm Kafkasya’da işlerine yarayacak pek çok mal ve eşya buluyorlardı. Keten ve keten dokumaları deri, yün, orman ürünleri, kereste, altın gümüş ve diğer madenler bunlar arasındaydı. Bu mallara karşılık onlar bazı işlenmiş ürünler getirip yerlilere satıyorlardı. Bunlardan; kumaşlar, süs eşyaları, kap kacak, besin maddeleri (zeytin vb.) önemli ticaret metaları arasındaydı.

Kafkasya’da yerleşen Yunanlar’da giderek yerli halkların yaşantısı hakkında merak uyanmaya başladı. Karadeniz kıyılarında yaşayan halklar kimlerdi, gelenek, görenekleri nasıldı, ekonomileri, ulaşım yolları, toplumsal düzenleri, tarihleri, doğa koşulları vb. nasıldı? Bunları öğrenme merakı onları sarmaya başladı. Bu tür bilgileri tüccarlar, denizciler ve askeri kişiler topluyor, Yunan bilim adamları da değerlendirip yorumlar getiriyordu.”

(Gürcüstan Tarihi, Nikoloz Berdzenişvili, Simon Canaşia, İvane Cavahişvili, s.48, Sorun yayınları)

Eski Yunan kaynaklarında Gürcüstan’a dair bilgiler- haberler

‘M.Ö. 7-6.yüzyıllara ait Gürcüstan tarihi arkeolojik buluntulardan çıkarmaya çalışmakla beraber o dönemleri anlatan çeşitli yazılı kaynaklardan da yararlanmaktayız. Eski Yunan kaynaklarında Gürcüler’in yaşama biçimi, kültürel durumu, devlet sınırları, tarihleri, Gürcüstan doğasını anlatan bilgilere rastlıyoruz. Başlangıçta az olan bu bilgiler sonradan bulunan yeni bilgi ve belgelerle zenginleşti.

Yunanlar Batı Gürcü Birliği’ne Kolh adı veriyordu. Doğu Gürcü Birliği’ne ise önceleri Sasper, 4.yüzyıldan sonra İber adı veriyorlardı. Sasper ve İber sözcüklerinin Subar’ı çağrıştırdığı, Gürcü halkının kökünün de Subariler’e dayandığı kuvvetle muhtemeldir.

Yazılı bilgiler: M.Ö. 6-4.yüzyıl Yunan kaynakları Gürcüstan’ı bitkileriyle hayvanlarıyla, mineral hammaddeleriyle zengin bir ülke olarak tanımlamaktadır. Kültür bitkilerinden üzüm bağları, ceviz ve kestaneden söz edilmekte, üzümden şarap çıkarıldığı haber verilmektedir. Gürcüler’in kestaneyi haşlayıp yedikleri gibi onunla ekmek de pişirdikleri anlatılmaktadır. Karadeniz halklarının ve Gürcüler’in iyi cins elma, armut, incir ve nar yetiştirdikleri aynı kaynaklarda anlatılmaktadır. Bazı meyve çeşitlerinin Karadeniz ülkelerinden ve Gürcüstan’dan uzak ülkelere yayıldığı belirtilmektedir. Örneğin, Romalılar’ın Kolheti kentlerinden biri olan Giresun’dan kiraz fidanları alıp Avrupa’ya götürdükleri vurgulanmaktadır. Birçok Avrupa dillerinde kirazın adı Giresun’dan türetilmiştir. Yunan belgelerinde Gürcü tahıl çeşitlerinden buğday (Asli) (Trikum dicoccum) ve arpadan söz edilmektedir. Gürcüstan’da buğday üretimi o derece bol oluyormuş ki, eski ürün henüz tükenmeden üzerine yeni ürün ilave ediliyormuş. M.Ö. 5.yüzyılda bazı sanayi teknikleri geliştirilmiş. Yeni geliştirilen teknikle üretilen Kolh keten bezleri, dokumalar o derece kaliteliymiş ki, gereksinim fazlası ürünler yurtdışına ihraç ediliyormuş. Rioni (Pasidi) keten ipliği de o derece ince ve sağlammış ki, balık ağları için en ideal olarak kabul görürmüş. Yunan yazılı kaynaklarında değişik Gürcü sebzelerinden de söz edilmektedir.

Karadeniz kıyı boyları arı cinsi de çalışkanlığı ile pek ünlüymüş. Bu cinsin petek gözenekleri iri ve sık, balı da beyaz ve kalın olurmuş. Kıyı boyu Gürcüstan’ın bu bal çeşidi sonraki tarihlerde de yurtdışında beğeni kazanmayı sürdürmüştü. Gürcüler bu bal çeşidine Kripuçi adını veriyordu. Gürcüler evcil arıları kovanlarında besledikleri gibi dağlardaki yaban arılarının ürünlerini topluyorlardı. Yunan kaynaklarında inek, koyun, domuz, keçi, at, eşek gibi evcil hayvanların da Gürcüstan’da bolca üretildiği anlatılmaktadır. Büyük Yunan Feylesofu Aristoteles’e göre, ‘Pasidi’de küçük gövdeli bir inek türü vardır. Bu türün sütü gayet boldur.” Ufak gövdeli ama bol süt veren Gürcüstan inek cinsi günümüze değin korunup yaşatılmıştır. Bugün bu cins inekler özellikle ‘Hevsureti” bölgesinde yetiştirilmektedir.

Eski Yunanlılar Gürcüstan’ın maden bakımından da çok zengin olduğunu söylerler. Bu ülkede akın, gümüş, bakır ve demirin bol olduğunu anlatırlar. Yunan yazılı kaynaklarının bir yerinde verilen habere göre ‘Kolheti kırallarından biri eskiden ülkesinde ve özellikle Svaneti’de bolca altın çıkarırmış.” Kolheti’de olduğu gibi lberya’da da bol miktar da ‘Singuri” madeni çıkarılırmış. Bu kırmızı renkli maden gümüş ve kükürt bileşiminden oluşup boya sanayiinde kullanılırdı.

Eski Yunanlıların bize bıraktıkları yazılı bilgiler arasında: Güneyli Gürcü oymakları ‘Halibler” ve ‘Mossinikler”in metalurji üzerindeki ustalıklarından geniş biçimde söz edilmektedir. ‘Halibi” ülkesi akarsuları dağlardan demir zerrecikleri beraberinde sürükler, getirirmiş. Halibler bu altın toz zerreciklerini elekten geçirir, ateşe dayanaklı taş potalarda eritir, külçe haline getirirlermiş. Halibi cinsi demir beyaz ve pas tutmazmış. Bu demir cinsi gümüşten bile zor ayırt edilebilirmiş. Yunan belgelerinde ayrıca Halibi çeliğinden de söz edilmektedir. Yunanca’da çeliğin adı olan ‘Halips” Halibi’den türemiştir. Bu ‘Halibi madeni” anlamına gelir Halibler’in komşuları olan ‘Tibarenler” de madencilikle ünlüymüşler. Öteki komşuları ‘Mossinikler” de yüksek kaliteli bakır ve pirinç üretimiyle ünlüymüş. Mossinik bakırı parlak ve beyaza çalar renkteymiş. Mossinikler bakıra kalay değil, bir çeşit toprak katar birlikte eritirmiş. Pirinç madeninin Avrupa ve özellikle Alman dillerindeki adı ‘Mesing”dir. Bu isim kuşkusuz Mossiklerin adından türetilmiştir. Halibi”, ‘Mossiniki” ve ‘Tibareni” topraklarının özellikle dağlık kesimleri bugün de zengin madenleriyle ünlüdür.

Yunanlıları Kafkasya ve Gürcüstan’a çeken işte bu zenginliklerdi. Onlar bu ülkelerden köle de temin ediyorlardı. Buna dair eski Yunan belgesi şunları yazmaktadır: ‘Pontus’ta başka toplumların yaşaması için gerekli pek çok şey vardır. Pontus çevresindeki ülkeler bize yaşamsal önemi bulunan hayvanlar, güzel kız ve erkek köleler, bal, balmumu ve tuzlanmış konserve balık veriyorlar. Bunlara karşılık bizden zeytin, şarap, buğday gibi gıda maddeleri alıyorlar.”

Bu tür bilgiler dışında eski Yunan yazılı kaynakları Gürcülere ait birçok ilginç söylenceler (efsane) de kaleme almışlardır.

(Gürcüstan Tarihi, Nikoloz Berdzenişvili, Simon Canaşia, İvane Cavahişvili, s.49, Sorun yayınları)

Promete Söylencesi

Eski Yunan söylenceleri arasında özellikle ‘Promete” ve ‘Argonautlar” efsaneleri pek ünlüdür. Promete Gürcüce’deki ‘Amirani”den başkası değildir. Promete öyküsü özgürlük sever insanların doğayla, karanlık güçlerle mücadele öyküsü olması açısından insanlık aleminin kültürel yaşantısını ele alan ilk edebi yapıttır. Bu öykü eski ve yeni birçok Yunan yazarını adeta büyülemiştir. Promete öyküsünden ilham alan birçok başka Yunan yazarı da bundan yeni öyküler türetmiştir.

Bu öykünün içeriği şöyledir: Titanlar soyundan gelme Yafet oğlu Promete gökyüzünde yaşayan Tanrılar kralı ‘Zeus”tan ateşi alarak insanoğluna hediye eder. Bu ateş sayesinde insanoğlu yabani yaşantısından kurtulur. Düşünme kabiliyeti kazanır, çeşit çeşit buluş ve beceri gücüne erişir. İnsanoğlu ateş sayesinde maden eritmesini de başarır. Öfkelenen tanrılar kıralı Zeus, Promete’yi yakalar, kalın zincirlerle Kafkas doruklarına bağlar. Zeus’un emriyle uzun kanatlı korkunç bir kartal gün boyu Promete’nin ölümsüz ciğerlerini didikler. Didiklenen ciğerler gece boyunca tekrar iyileşip yerine gelir. İnsanlar Promete’ye arka çıkar. Korkusuz Kolhlu savaşçı kızlar, Kafkas tepelerinden birinde bulunan bir kalenin savaşçı askerleri, kalabalık Skvitin (İskit) halkı Promete’nin acılarına ortak olur. Promete pek dayanıklı, sabırlı, güçlü ve gururludur. Zens’un kendisine yapacağı her türlü zulme göğüs hazırdır. Yeter ki ona boyun eğmesin. Promete Zeus’un ve kimsenin bilmediği bir sır bilmektedir. Bundan dolayı kendisini Zeus’tan üstün tutmaktadır. Bu sır Promete’nin Zeus’u birgün nasıl yenilgiye uğratacağı, onu nasıl gücünden, tahtından edeceği Promete’nin kalbine fısıldanıyor. Sonunda kahraman ‘Herakle” zalim kartalı öldürerek Promete’yi özgürlüğe kavuşturur.

Argonautlar Söylencesi

Bu ikinci Yunan söylencesi ‘Argonavt” öyküsü de birincisi kadar ilginç ve sürükleyicidir. ‘Güneş Helis” oğlu ‘Aiet” Kolheti kıralıdır. Aiet’in güzel ve akıllı bir kızı vardır. Adı ‘Medea”dır. Aiet’in türlü zenginlikleri yanı sıra birde ‘Altın postu”. vardır. Bu altın post haberi çevreye yayılır. Sonunda Yunanistan’a kadar ulaşır Bu haber Yunan şövalyelerinin iştahını kabartır. Yason başkanlığında bir grup Yunan şövalye ‘Kolheti” ülkesine gidip bu altın koç postunu elde etmeye karar verirler. Yason ve arkadaşları ilk kez bu denli uzak ülkeye tehlikeli yolculuğa çıkacaklardı. Bunun için özel bir gemi inşa ettiler. Adını da ‘Argo” koydular. Bu nedenle Yason ve arkadaşları da ‘Argonavtlar” olarak tanındı.

Argonavtlar gemileri Argo ile yola çıkarlar. Türlü maceralarla Kolheti’ye gelirler. Pasidi Irmağı yoluyla Kolheti’n başkenti ‘Aia”ya varırlar. Aia kenti zenginlik ve güzelliklerle göz alıcı bir kenttir. Binaları yüksek, kapılan geniş, sütunlar mermer, burçları bakır surlarla çevri2li bu kent yeşil yapraklı bağlarla, musluklarından süt, şarap, ıtırlı yağlar, billur sular akan çeşmeleriyle cennet gibi bir kenttir. Kolheti ülkesinin korkunç sesli güçlü kralı Aiet burada yaşamaktadır. Yunanlı delikanlı Yason doğruca Aiet’in yanına çıkar. Altın koç postunu kendisine vermesini söyler. Buna karşılık onu, düşmanları olan ‘Sarmatlara” karşı koruyacağını söyler. Aiet altın postu bir koşulla Yason’a vermeye razı olur. Ondan bir çeşit kahramanlık gösterisi yapmasını ister. Kolheti kralı Aiet; bakır tırnaklı, burunlarından bakır renkli alevler saçan iki azgın boğa getirir. Tek başına boyunlarına boyunduruk vurur, çelik sapana koşar. Dümdüz birkaç çizgi çeker, bir arşın kadar toprağı sürer. Burunlarından bakır renkli alevler saçan bakır tırnaklı boğalar tezekleri çiğner, ufalarlar.

Yason, Aiet gibi boğaları zaptedemeyecek, tarla süremeyecekti. Ama Aiet’in güzel kızı Medea, Yason’a gönlünü kaptıracak, tarla sürmekte ona yardım edecekti. Medea bir Medyumdu. Promete’nin kartal tarafından oyulmuş ciğerini iyi etmek için ona ilaçlar yapmıştı. Promete’nin didiklenmiş ciğerinden dökülen kanların değdiği topraktan bir yaban çiçeği bitmişti. Bu çiçeğin suyundan Medea ilaç yapmıştı. Bu ilaçtan vücuduna süren kimseye kılıç, ateş zarar vermez, hiçbir güç onu alt edemezdi. Medea Yason’a bu ilaçtan verir. Yason böylelikle Aiet’in koşulunu yerine getirmeyi başarır.

Yason, Medea’nın yardımıyla ‘Areos” Dağı’nda bir meşe ağacının tepesinde asılı altın koç postunu koruyan ejderhayı öldürür. Değerli hazineyi ele geçirir. Sonra Medea’yı da alarak gizlice kaçmaya çalışır. Aiet adamlarını, kaçan Argonavtların arkasından gönderir. Fakat Kolhların çabaları boşa çıkar. Aiet’in oğlu ‘Apsirt” bu çarpışmalarda can verir.

Aiet’in altın koç postu ile Argonavtlar’ın macerasını birçok ozan destanlaştırmıştır.

(Gürcüstan Tarihi, Nikoloz Berdzenişvili, Simon Canaşia, İvane Cavahişvili, s.50, Sorun yayınları)

Kafkas Halklarıyla devletlerinin doğuşuyla ilgili söylenceler

‘Eski Yunan yazınında Kafkas halklarının menşei ve Kafkas devletlerinin kuruluşlarıyla ilgili epey bilgilere rastlıyoruz. Bu söylencelerin en ünlüsü yine Yason’la ilgili olan söylencedir. Altın postu kaçırdıktan sonra Yason ve Medea Kolheti’ye geri döner, Yason düşmanları tarafından tehdit edilen kayınbabası Kolheti kralı Aiet’e yardım eder. Düşman çevre ülkelere saldırır, geniş topraklar elde eder. Yason ‘Sasper” (İspir) -İber” ülkesine çok hizmetlerde bulunur. Bunlardan biri önceleri göl olan Aras suyuna kanal açtırarak denize akıtır. Göl yatağını verimli ovalara çevirir. Yason artık İberlerin gözünde kutsallaşmıştır. Adına mabetler kurulur, tanrı gibi saygı görmeye başlar. Yason’un şövalyelerinden biri olan ‘Armen”de Ermenistan ülkesini kurar. Bu ülkeye kendi adını verir. Yason’un karısı, Kral Aiet’in kızı Medea ve oğlu ‘Med”de ‘Medea” ya da ‘Midia” ülkesini kurarlar Bu ülkeye kendi adlarını verirler. Yason’un öteki şövalyeleri de birçok kent ve ülkeler kurarlar.

Yunan yazını ve söylenceleri arasında Gürcüler’e dair daha birçok öyküler vardır. Bu öyküler Gürcü insanlarının gerçek yaşamından yansıyan ışık hüzmeleridir.

Bu İçerik 3519 Kez Görüntülendi

Yorumlar

Vedat Demir

Güzel bir jeoloji dersi...

Vedat Demir - 30 Kasım 2006

Gürcülerin tarihi hakkında bilgi verirken güzel bir jeoloji dersi veriyorsun. Bu yazının gürcü tarihi neresinde bir türlü anlayamadım. Gürcistanda neolitik çağa ait bulunan bir kaç alet ve edevatı gürcülerin kullandığı nerden belli orta asya dan anadoluya kadar olan coğrafyada ortaya çıkan eski çağa ait eserler türklerden kaldı desem buna herkes güler bu yazılarda biraz bilimsel olun. Tarih uydurulamaz olmayan bir tarihi siz var edemezsiniz yazının başlığınıda kafkasların jeolojik oluşumu olarak değiştirirseniz daha bilimsel olur saygılarımla.

Tarih Üye Listesi