Şavşat ve Kültür-Sanat Öyküler

Mogdam Ali

Kibar Altunal

Bir sezon veya yıl boyunca iki veya daha fazla köylünün zirai faaliyetlerini (tarla sürmek, ekin ekmek, biçim işleri, harman dövmek ot ve sap çekmek, gübre çekmek gibi) yardımlaşılarak, güç birliği yapılarak iş görme işine “Mogdamlık” derler ülkemizin güzel bir yöresinde. Bu imece işinden biraz farklı daha az aktörle daha uzun süre iş birliği yapılması şeklinde olurdu.

Babadan yetim büyümüş Ali, annesinin fedakarca çabaları ile hayata tutunmuş fakir bir aile çocuğu idi. Zaten memlekette kıt olan arazi Ali’ler için daha fazladan kıttı. Lakin kıt olan bu arazi ile yıllık geçimi sağlamak zor olduğu için mezrada, kışla tabir edilen yerlerde, orman içi alanlarda ki açık alanlarda atadan, dededen kalan köşe bucak yerlerin de ekilip biçilmesi gerekiyordu.

Ali, henüz askere gitmemiş olmakla beraber eve iş gücü olarak insan gerektiği için erken yaşta evlendirilmiş, bir küçük çocuğu, eşi Sultan ve annesi Hatice ile birlikte yaşıyordu. Annesi Hatice genç yaşta hastalık nedeniyle kocasını kaybetmiş ve iki çocuğu ile dul kalmıştı. O yıllarda ve üstelik genç yaşta dul kalmak ayrı bir zorluktu köylerinde, artık geçim savaşını iki küçük çocuğu ile birlikte vermek zorunda idi. Çocuklarının büyüğü olan Ayşe’yi de nerde ise çocuk yaşta kocaya vermek zorunda kalmıştı türlü türlü endişelerle…

Nerdeyse çocukluğundan beri için için sevda çektiği aşağı mahalleden Zeynep ile evlenmek istiyordu Ali, ancak annesi ise evine gelin olarak oğlundan beş altı yaş daha büyük, O’nu çekip çevirecek, daha ahil olan Sultan ile evlendirmiş, Ali ise bu durumu mecburen kabullenmişti.

Mogdamlık işinin sonbahar ekinlerinden önce oluşması adeta gelenekleşmişti. O sonbaharda bu durum tekerrür etmiş ve çocukluktan yeni çıkmakta olan Ali ile yaşlandığı için eski gücünü kaybeden Teyzesinin kocası Recep amcası Mogdam olmuştu. Recep ağanın iki çift koşum öküzü, Ali’den biraz küçük oğlu İdris ile Ali’lerinkinden biraz daha fazla arazisi vardı. Ali’gilin ise bir çift yeni yetme öküzleri vardı. Yeni yetme demek; yeni kısırlaştırılmış, boyunduruk altına yeni sokulmuş, henüz bu konuda tam terbiye edilip alıştırılmamış, deli dolu hayvan demekti. Bu nedenle Ali’nin işi bu açıdan da zordu.

Ali ile Recep ağa güz ekinlerini birlikte yapmışlar ve gübreleri birlikte çekmişlerdi. Nihayet Köylerine bahar gelince şimdi de hem köy içinde hem de kışlalarda tarlaları sürüp ekmek gerekiyordu.

Nisan ayı yeni başlamıştı, köy içindeki karlar kalkmış, kuzey yamaçlarda ise yer yer beyaz öbekler vardı. Kışlalarda ise güneye bakan cephelerde yer yer arazi karaya çalmaya başlamış, bazı tarlalar sürülebilecek duruma gelmişti. 

Ali’gilin kışlası köylerine biraz daha uzaktı, bu nedenle önce Mogdam Recep ağanın daha yakın, karı erken kalkmış olan tarlaları sürülecekti. Böylece de yaptılar, erken kalkıp işe koyuldular ve akşam evlerine dönerek bir kaç güne Recep ağanın ekinini bitirdiler. Ancak sıra Ali’lerin kışla ekimine gelince köyden günü birlik gidip gelmeleri mümkün olmayacağından kışlada yatarak iş yapmaları gerekiyordu. Durum böyle olunca henüz havaların tam bahara dönmediği bu mevsimde çoluk çocuğun ekin işi için kışlaya götürülmesi de düşünülemezdi.

Mogdam Ali, Recep ağadan iki gün önce işaret aldı. Cuma namazından sonra hazırlık yapacaklar ve Kışlaya ekin ekmeğe gideceklerdi. Orada birkaç gün yatmaları gerekeceğinden ekmek pişirmek için mısır unu ile arpa ve buğday karışımı un, erzak olarak kuru fasulye, pekmez, yağ, yoğurt, tuzlu ayran, peynir, çorba ve pilav için bulgur, diğer kuru gıdalar hazırlandı. Ali bir çift öküz ile gideceğinden yalnız olacaktı ve bunun için yünden kalın yorgan, döşek, kap kaşık, tohumluklar, ekim sırasında kullanılacak alet ve edavat, Ali Cuma namazından geldikten sonra annesi, eşi Sultan ile birlikte kağnı yüklendi, öküzler doyuruldu, suları içirildi, arabanın ipleri sıkıldı, herhangi bir şeyi unutmamaya çalıştılar.

Öküzler için yiyecek koymaya gerek yoktu. Herkes gibi Ali’ler de çayırların biçimi sırasında kışlada hem ekim sırasında kullanılmak hem de arada doğum yapacak hayvanların beslenmesinde katkı olsun diye kuru otların en iyilerinden ayırıp saklamışlardı.

Ali, kendi karnını da doyurduktan sonra Recep amcasının gelmesini beklemeye başladı. Çokta geç kalmamaları gerekiyordu. Çünkü Köyden kışlaya kağnı yürüyüşü ile en az bir buçuk iki saat zamana ihtiyaç vardı. Bunun için geceye kalmadan yola çıkmaları gerektiği düşüncesi Ali içinden geçerken köpekleri Alabaşın havlaması ile birlikte Mogdamının oğlu İdris’in, “Ali ağabey, Ali ağabey” diye seslenişini de duydu ve hemen kapıya fırladı.

Bütün aile hızlı davranıp harmanda duran kağnıya hemen öküzleri koştular, Ali annesinin elini öptü, karısı Sultan’a da hoşça kal dedikten sora çocuğunu da öperek öküzlere “ho Morkan, ho Alkan..”deyip yürüdü.

Anayola çıkıp Recep amcasının iki çift öküzü ve bir kağnı arabası ile bekleyen kervanına katıldı. Böylece kervan üç kişi, üç çift öküz ve iki kağnı katarından oluşmuş olarak yavaşça menzile doğru yol almaya başladı. Ali’lerden sonraki dik yokuşta kağnısının gıcırtısı artınca, düz bir alana çıkılınca Recep ağa hemen kervanı durdurdu, kendi kağnısının yanında asılı duran sulandırılmış sabun içeren kaptan çaput sarılı ağaç yardımı ile sabun alarak Ali’nin arabasındaki kağnının gövdesi ile mazı diye tabir edilen dönen aksamın sürtünme yerine sürüp gıcırtısı sesini azalttı. Aksi halde sürtünmenin sürekli olması durumunda mazının yanması ve kömürleşerek devre dışı kalması mümkündü.

Ali’lerden hareket edilip kırk kırbeş dakika yol alındıktan sonra Uzunoluk mevkiine geldiklerinde mola vermeleri gerektiğini Recep ağa, “çocuklar burada biraz mola verağ ço, hem biz hem da okuzlar rahatlansın” diye seslenerek belirtince Ali ve İdris kağnıların önündeki dayağı (kağnının ağırlığının öküzlerin boynuna çökmemesi için zemin ile kağnının gövde boynu arasına dikilen ve kağnıya bir ip veya benzer bir şeyle bağlanmış olan ağaç takoz) vererek öküzlerini de dinlendirmek için önlem aldılar, kendileri oluktan su içerken hayvanları da idrarlarını yaptılar.

Recep ağa süslü, gümüşi madeni tütün tabakasını çıkararak tütünden bir sigara sarıp gazlı çakmağı ile tüttürdü. Öküzleri yönlendiren Ali ve İdris ise ihtiyaç gidermek için dereye doğru savuştular ki kısa bir süre sonra bir bağrışmadır koptu. İkisi de can havli ile bağırıyordu. “Baba ayı! amca ayı!” diye. Gençler soluksuz dereden çıkıp tık nefes Recep ağanın yanına ulaşınca, derede bir ayı ile iki yavrusunu gördüklerini, ayı ve yavrularının da kendilerini görüp ana ayının homurdanarak seslerinden rahatsız olan hayvanların hızla uzaklaştıklarını söyleseler de çok korktukları her hallerinden belli idi.

Recep ağa ise yılların verdiği hayat tecrübesi ve daha önceki yıllarda yaşanmış anılarından süzülen bir şekilde, “Bakın çocuklar, ayılar kışın uykuya yatarlar, bu süre içerisinde inlerinden dışarıya çıkmazlar, yavrularını da bu süre içerisinde doğurur ve çok yavaş bir şekilde günlük hayatlarını geçirirler, ta ki mart dokuzu gelene kadar. Bu mart dokuzu sizin takvimlerden bildiğiniz tarih değil, eski hesapla, yani atalarımızın tarih boyunca tecrübe ettikleri hesapla mevcut takvime on üç gün eklendikten sonra çıkacak takvime göredir, yani mart ayının yirmi bir yirmi ikisine denk düşen tarihlerde Allah’ın onlara verdiği bir anlayış ile inlerinden çıkarlar. Bu günün 3 Nisan olduğunu düşünürsek demek ki ayılar on gündür inlerinden çıkmışlar…” şeklinde bir kısmını Ali ve İdris’inde bildiği bazı açıklamalarda bulunduktan sonra “yola revan olalım, akşam oluyor, daha yolumuz var” diyerek kervana hareket emrini verdi.

Mogdam Ali ve ekip bir mola daha verdikten sonra köyden çıktıklarından iki saate yakın bir süre bitiminde Ali’lerin kışlaya gün batımından az önce vardılar. Hemen öküzler koşumdan açıldı. İdris çabukça ahıra girerek hayvanların bağlanacağı yerleri kontrol etti, çalı süpürgesi ile kabaca temizledikten sonra Ali ile birlikte sırayla öküzleri ahıra sokup teker teker bağlayarak önceden saklanmış ince otlardan hayvanlara verdiler. Bu arada akşam soğuğu iyice bastırmadan Recep ağa kışlanın ocağında güzel bir ateş yaktı. Kış boyu ıssız kalan kışla evinin bacasından duman çıkması muhtemelen etrafta yaşayan bütün canlılar tarafından ilgi ve sevinçle karşılandı. Ekibin en küçüğü olan İdris bakır güğümleri kağnının üzerinden hızla alarak kışlanın yakınında gürül gürül akan tahta oluktan doldurarak getirdi. Bir taraftan da Recep ağa ile Ali kağnıların yükünü indirmeye başladılar. Recep ağa oğlunun getirdiği güğümlerden birini ısınması için ocağa sürerken aynı zamanda sac ayağını da ateşin üzerine koyup bulgur pilavı yapacağı tencereyi de üzerine yerleştirdi. Zira o kadar yol gelmiş ve acıkmışlardı.

Recep ağa bu işleri yaparken Ali ve İdris’e de talimatlar yağdırarak diğer işlerinde karanlığa kalmadan yönlendirmesini yapıyordu. Bu talimatlar arasında, “oğlum öküz kayışlarını içeriden yüksek bir yere asın ki fareler kemirmesin, dışarıda kalıp yaban hayvanlar götürmesin” şeklinde uyarısı da vardı.

Neticede arabalar boşaltıldı. Recep ağa, bulgur pilavını bol sarı yağlı olarak yaptı, hafifte sulu olmasını sağladı, sofrayı ocağın önündeki tabana kurdular, İdris taze yoğurttan fitre tasını doldurup ayran yaparken, Ali’de yeterince kuru soğanı delikanlı yumruğu ile parçalayıp sofraya koydu. Recep ağa, ışık etmesi için ocağa çırası bol bir odun attı ve besmele ile yemeğe başladılar.

Yemeklerini yerken bir taraftan da sabahki işlerini konuştular. Yemek işi tamamlandı, Recep ağa elhamdülillah deyip kenara çekilerek ayaklarını ocağa paralel olarak uzatıp sırtını odadaki sökilerden birine dayadı. Keyifle tabakasını çıkarıp sardığı sigarasını ocaktan aldığı köz ile yakarken Ali gazlı gemici fenerini yakarken İdris’te sofrayı topladı.

Akşam namaz vakti artık iyice girmişti. Recep ağa ocaktaki güğümü alıp soğuk su ile biraz ılıştırdıktan sonra kışlanın kapısında abdestini aldı. Ali ile İdris ise açık ocaklı kışla evinin odasında yer alan iki sökiden büyüğüne Recep ağa ile oğlu için küçüğüne de Ali için yatak hazırladılar. Recep ağa sütlük odasında bol yünlü koyun postu üzerinde namazını eda ederken gençler de dışarıda ihtiyaç giderip yatmak için Recep ağadan izin istediler. Recep ağa bu nezaket dolu isteklerini duraksamadan kabul etti. Zira onlar daha gençti ve henüz taze bedenleri yeterince zorluklarla yoğrulmamıştı nede olsa. Kendisi ise yatsı namazını kılmadan yatmak istemiyordu. O tarihlerde yatsı ile akşam arasında bir buçuk saat kadar zaman vardı, bunun bir kısmı zaten geçmişti. Kalan sürenin bir kısmında dışarıyı kontrol etmeyi ve bir kısmında öküzlere bakıp açılan, önüne ot dökülen var mı gibi kontrolleri yaparak geçirmeyi düşünmüştü. Bu şekilde de yaptı ve kalan sürenin bir kısmında da ocağın karşına geçip içli bir ses tonuyla gençleri fazla rahatsız etmeyecek derece, 

“Sigaramı yandırdım, 

Yan dudağıma kondurdum. 

Uyuklayan gözleri,

Öptüm de uyandurdum.

 

Sigaramın incesi,

Gönlümün eğlencesi,

Bir akşam gel bir sabah,

İlla da cuma gecesi.

…” gibi sözleri olan mahalli bir türküyü mırıldanıyordu.

Recep ağanın bu mırıldanışı gençlere bir ninni gibi gelse de, İdris çocukluğundan beri içten içe aşık olduğu, yanıp tutuştuğu komşu mahalleden Hülya’ı düşünüp evlilik hayalleri kurarken, Ali de yakında gideceği askerlik için düşüncelere dalarak ve yorgunluklarına yenik düşerek hem Recep ağanın türkü mırıldanışı hem de ocakta yanan odunlardan ara sıra çıkan çat-pat sesleri arasında kısa süre sonra uykuya daldılar.

Sabah gün ışımadan önce namaza kalkan Recep ağa, geç olmadan gençleri de uyandırdı. Hemen kalktılar, önce öküzlerin altını temizlediler, otlarını verdiler. Zaten akşamdan beri sönmemiş olan ateşe Recep ağa tuzlu ayrandan yapacağı çorba için tencereyi koydu. Köyden getirdikleri poğaçaları da hemen bitirmemek için mısır unundan hamur yoğurup pilekilere cadi vurdu, üzerini itina ile kapatıp birkaç köz parçası koymayı da ihmal etmedi.

Aslında sabah yemeğini biraz iş yaptıktan sonra yemeleri gerekiyordu ama, kendilerinden başka yemek hazırlayacak kimse olmadığı için yemek işini işe başlamadan halletmek daha uygun olacaktı.

Oyalanmadan sabah çorbalarını içtiler, sıcak cadi ile yoğurt, köy peyniri ve kabak dilimleri ile kaynatılmış armut pekmezini katık ettiler. Gençlerin birisi sofrayı toplarken diğeri de öküzleri ahırdan çıkarıp yakındaki ağaç küründen su içirdi. Koşum işini tamamlayıp kışlanın hemen üstündeki ince yerden tarla sürme işine, en önde İdris, ortada Ali ve pulluğu da Recep ağa tutarak işe koyuldular bismillah diyerek.

Kışladaki tarlaların ekimi dört gün sürdü, bu zaman zarfında Ali’lerin bütün tarlaları sürüldü, ekildi ve tapanları yapıldı. Dördüncü günün ikindisine doğru işlerini bitirip yüklerini sararak köylerine döndüler. Böylece kışlalardaki ekim işleri bitmişti Mogdamların.

 

Kibar ALTUNAL, 22.3.2013

ANKARA

Şavşat Kültür-Sanat Öyküler Üye Listesi