Şavşat ve Kültür-Sanat

Cevizlerin Dibi

Kibar Altunal

Yorgun bir mesai gününün öğleden sonrasında işyerinden çıkmış ve yakındaki bir mağazaya gitmek için otobüs durağına doğru yürüyordu Ali. Çalıştığı binanın bahçe duvarından ana caddeye çıkıp mağazaya doğru yürürken bir seyyar satıcının “ceviz, taze ceviz” sesini duyunca gayri ihtiyari o tarafa doğru döndü ve üç lastik tekerlekli, elle itmeli pazarlama arabasında tıka basa doldurulmuş ceviz yığınlarını görünce hemen çocukluğuna dalıp gitti…

Çocukluğu Şavşat’ın bir köyünde geçmişti Ali’nin. Kökenleri Ahıska’ya dayanan ata dedeleri yüz yıllar önce Ali’nin doğup büyüdüğü köye yerleşmişlerdi. Köyleri orman içi köylerdendi ve her tarafının yeşil vadi ve tepelerle dolu olmasının yanında bol bol ve her çeşit meyve ağaçlarının yanında oldukça fazla denebilecek bollukta çoğu asırları geçmiş ceviz ağaçları da vardı. Köylerinin bir eski bir de yeni simi vardı ve bu isim değişikliği işi 1960’ların başında doğmuş Ali’den epey önce olmuştu.

Ali, Seyyar satıcının arabasındaki cevizleri görünce biran kendisini, Köyünde bir sonbahar günü ve çocukluğunda buldu.

…O gün de Ali koyunları otlatmış ve akşama kadar öteye beriye koşarak yorgun bir gün geçirmişti. Mevsim sonbahar olup artık tarlaların son mahsulü mısırlar da hasat edildiği için koyunlarını köy içerisindeki tarlalarda ve bahçelerde otlatıyordu. Sonbahar mevsiminde meyve ağaçlarının dibine dökülen meyvelerden yemek istediklerinden koyunlar yerlerinde durmuyor, bir bahçeden diğerine bir ağaç dibinden ötekisine adeta koşturduklarından bu durum Ali’yi çok yoruyordu.

Ali henüz yedi yaşına yeni girmişti ancak okula başlamamıştı. Bu nedenle içinde okula gitme ateşi bir kor gibi yanıyor idiyse de ailesinin Ali’nin çobanlığına ihtiyacı olduğu için bu yıl okula gitmemesine karar vermişlerdi. O da anne ve babasının bu kararına uymuştu mecburen.

Ali, akşam yemeğini zar zor yiyip sabah erkenden kalkabilmek için hemen oracıkta, ahşap evlerinin alt katındaki, açık ocaklı odalarında karşılıklı uzanan sedire (sökiye) uzanıp uyudu. Zira sabah ortalık ışır ışımaz hemen kalkacak koyunları otarağa çıkarmadan önce meyve bahçelerini, ceviz diplerini dolaşacaktı. Ancak, uykuya dalınca rüya aleminde buldu kendini Ali. Rüyasında okumuş ve öğretmen olmuştu garip bir Anadolu köyünde. Köy çocuklarına; hayatı, dünyayı ve dolu dolu bilgileri aktarıyor, onları daha yüksek okullara gönderiyordu ki annesinin, “Ali, Ali, hadi kalk oğlum, cevizlerin diplerini dolaşmaya gidecektin, hemen kalk ki mahalledeki diğer çocuklardan, Ahmet, Hasan ve Davut’lardan önce çık” diyen sevgi dolu, müşfik sesi ile uyandı. Hemen tuvalet ihtiyacının hat safhada olduğunu hissedip uyuduğu odadan avluya çıkarak kapısı aynı avluya açılan ahıra girdi ve ihtiyacını giderdi. Gecikmeksizin eline değneği ile bezden bir torba alarak hızla bahçelere, ağaçların diplerine düşen cevizleri toplamaya koştu Ali.

Ali’lerin köylerinde sonbahar geldi mi, özellikle çocuklar ırgalanmış cevizler ile ırgalanmamış olsa da dalından düşürmemek üzere diğer cevizlerin dibine kendiliğinden düşen cevizleri toplar, biriktirir ve köy bakkalına götürüp satarak kendilerince şeker, bisküvi, lokum, sakız gibi şeyler alırlardı.

Bir elinde bez torba diğer elinde ise ağaçların dibine düşen yapraklar arasında ucuyla ceviz aramak için kullanılan sopa ile kendilerine en yakın olan bahçelerine indi, hava yeni aydınlanmıştı. Baktığı ilk ağacın dibinde yaprakların altına gizlenmiş birkaç ceviz buldu ve torbasına attı. Ali her bir cevizi bulunca seviniyor, mutlu oluyordu, tek bir cevizle bile mutlu olabilecek kadar sade ve mutmain bir dünyası vardı Ali’nin. Ceviz ağaçlarının diplerini teker teker gezerken ara sıra da rüyasında öğretmen oluşunun ve Anadolu’nun ücra bir köyündeki kendisi gibi bilgiye aç çocuklara ışık saçışının hazzını duyuyordu ki birden bir sincabın daldan dala atlayışı ve ağaç kakanın tıkırtısı ile tekrar hayalinden koptu.

Ali bir süre sonra mahallelerindeki diğer bahçelere geçmişti. Orada komşu çocukları Hasan ve Davut’la karşılaştı, selamlaşıp birlikte, düşen cevizleri toplamaya başladılar, zaman zaman şakalaşarak ve kimin fazla ceviz topladığı ile köy bakkalından ne alacaklarını hararetle konuştular.

Sabah ceviz toplama işi bittiğinde Ali arkadaşlarından çok ceviz toplamanın mutluluğu ile eve döndü ve torbasındaki cevizleri çatı arasındaki fındık çubuğundan örme sepete doldurdu. Annesinin çağrısına uyup hızla aşevine indi, koyunları otarağa çıkarmadan önce annesinin yaptığı turp kolu çorbasını içti, karnını doyurdu ve yaşıtlarının önemli bir kısmı gibi komdan çıkardığı koyunların peşine düşerken köpekleri Alabaşı da yanına almayı unutmadı.

Ali, koyunları meraya götürürken biraz erken dönmeyi ve köy bakkalına giderek cevizlerini satıp bir şeyler almayı istediğini annesine söylemişti ve annesi de bu isteğini kabul ettiğinden biran önce akşam olmasını sabırsızlıkla bekliyordu. O gün hava bozuk, hem sert hem de hafif yağışlı idi. Koyunları, mahalleden komşuları ve arkadaşı Ahmet’lerin koyunlarına katıp birlikte otlatıyorlardı. İki ailenin 150 civarında koyunu vardı. Ali ile Ahmet bir taraftan koyunlara göz kulak olurken bir taraftan da havanın el verdiği ölçüde oyunlar oynuyorlardı. Bir ara oyuna o kadar dalmışlardı ki sürü alıp başını gitmişti ve bir miktar da sis olduğundan gözden kaybolmuştu. Ali ve Ahmet, bir an telaşlandı ise de yanlarında Alabaşın da olmadığını anlayınca köpek koyunlara sahip çıkar diye ferahladılar ve hemen köpeği ıslıkla çağırıp ne taraftan geleceğini pür dikkat takip etmeye başladılar.

Çok zaman geçmeden Alabaş, kendilerine göre kuzey istikametten gelince hızla oraya hareket ederek küçük tepenin arkasında sürüyü buldular, aksi durumda kurdun dumanlı havayı seveceği tecrübeyle sabit olan özdeyişin tekrar yaşanmasına meydan vermemiş olmanın hazzını yaşadılar.

Bu arada oyundan ayrıldıklarında azar azar ama sürekli yağan yağmurdan dolayı ikisi de çok ıslandıklarının farkına vardılar. Koyun sürüsünü daha kontrol edilebilir bir alana getirerek ateş yaktılar, yanan ateşte bir taraftan ısınıp elbiselerini kurularken bir taraftan da getirdikleri erzak torbalarındaki ekmeklerini ( o gün bohçalarında poğaça ve biraz da kete vardı) ateşte ısıtıp köy peyniri ve içerisine kabak dilimleri doğranarak hazırlanmış armut pekmezi ile atıştırarak açlıklarını yatıştırdılar.

Ali, annesinden aldığı sözle o gün koyunları eve erken getirdi. Koyunları koma kapattıktan sonra çabucak çatı arasındaki ceviz sepetine yönelerek sırtıyla aşağı mahalledeki köy bakkalına götürebileceği miktarı dağarcığa doldurup hemen bakkalın yolu tuttu. Hava kararmadan bakkaldan dönecekti ki hem kendisi karanlıkta kalmasın hem de annesinin sipariş verdiği yedi numara gazlı lamba camı ile bir şişe gazyağını evlerine getirsin ve karanlıkta kalmasınlardı… 

Zira o yıllarda Ali’lerin köylerinde elektrik yoktu, evlerin aydınlatılması gazlı ve fitilli lambalarla sağlanırdı, gece çalışılması gereken durumlarda, harmandaki samanın savrulması, mısır ve cevizlerin ayıklanması gibi durumlarda ırgat etmiş olanlar, varsa kendilerinin yoksa durumu iyi olan komşularının lüks lambasını ödünç olarak alır ve onun ışığında çalışırlardı.

…Ali bakkala giderken kara lastik ayakkabısının birisi yoldaki ağaç budağına takılarak yırtılınca bakkala gider gitmez önce cevizlerini tarttırdı ve 4 kilo kadar geldiğini anlayınca aslında kendisi ve evlerine bisküvi, akide şekeri ve içerisinden şiir, mani ve şans sayıları çıkan sakızlardan almak istediği halde, önce cevizin bedeli ile kara lastik gelip gelmeyeceğini Bakkal Hüseyin’in büyük oğlu İbrahim ağabisine sordu. İbrahim ise; önce “aferin Ali, sen bazı diğer çocuklar gibi cevizler daha ağır gelsin diye ıslatmamışsın, hep böyle ol” dedikten sonra cevizin bedeli ile lastik ayakkabı alabileceğini, az bir miktar parasının eksik kalacağını, onu da yine getireceği ceviz bedeli ile ödeyebileceğini söyledi.

Ali, bunun üzerine yeni bir lastik ayakkabı alacağı için ne kadar sevindi ise bakkala alma hayali ile geldiği şeyleri alamayacağı için de o kadar burkuldu. Ama yaşının küçüklüğüne rağmen yaşadıkları hayat şartları O’na o olgunluğu kazandırmıştı. Ali biran duraksadı ise de hemen önce lastik ayakkabıları aldı, evden sipariş edilen gaz lambası camını alıp bağlı olduğu ipinden boğazına astı ve bir şişeye doldurulan gaz yağını da bir eline alarak bunların bedelini veresiye defterine yazdırdıktan sonra evin yolunu tutarken bir taraftan da hava kararmaya başladığı için hem lamba camını kırmamaya hem de gaz yağını dökmemeye çalıştı.

Annesi de Ali’yi merak etmeye başlamıştı ki köpekleri Alabaş’ın hoş geldin havlaması ile oğlunun geldiğini anlayıp kapıya çıktı. Ali’nin elindeki eşyaları alıp yeni bir lastik ayakkabıyı görünce oğluna neler olduğunu sordu. Ali olanları anlatınca annesi duygulandı ve gözlerinden birer damla yaş süzülürken Ali’nin babası da odun hazırlamak için gittiği ormandan eve o sırada dönüp olanlara şahit olduğu halde duygulanmasına rağmen kendisine hakim olup duygularını belli etmemeye çalıştı. Bir taraftan da henüz okula bile başlamamış küçük oğlu ile gurur duydu ve oğluna aferin, seni okutmak ve büyük adam etmek için daha çok çaba göstereceğini söyleyip oğlunun da mutlu olmasını sağladı…

Derken Ali, Mağaza Müdürünün odasında, Mağaza çalışanlarının denemesi için getirdiği ayakkabıların birisini daha ayağından çıkardığını fark etti ve bu dalgınlık sırasında Mağaza Müdürünün ayakkabıları beğenip beğenmediğine yönelik sorusunu da duymamıştı ki danışmanının “Sayın Genel Müdürüm, saat 16.30’da randevunuz var” sesi ile toparlandı ve Mağazadan çıkarken içinden; 

Bütün alemlerin Yaratıcısına kendisini o günlerden bu günlere sağlık ve mutluluk içerisinde getirdiği için şükretti, 

Anne ve babasına da bu günlere gelmesi sürecinde en kıt imkanlarıyla en cömert fedakarlıkları yaptıkları için, minnet duydu. 

Bir taraftan da ülkesi ile gurur duydu; zira kendisi Anadolu’nun en ücra köşesinde doğup, bir köy okulunda okuyarak ve milletinin sağladığı imkanlarla orta öğrenimini yatılı okullarda tamamladıktan sonra büyük bir şehirde yüksek tahsil yapıp girdiği memuriyet görevinde genel müdür seviyesine çıkacak fırsatları bulabildiği için…

Kibar ALTUNAL
Ankara, 5 Ekim 2012

Şavşat Kültür-Sanat Üye Listesi